Güncel

Dini kurumların askerileşmesi

BAE, Suudi Arabistan ve Mısır’da “İslam’da reform” adı altında yürütülen politikalar, dini yenilenmeden çok dini alanın devlet tarafından merkezileştirilmesi ve kontrol altına alınması sürecini yansıtıyor.

Abone Ol

Tarih boyunca yöneticilerin, fakihler ve alimler üzerinde kontrol kurma arzusu hiç eksik olmadı. 20. yüzyılın ikinci yarısında birçok ülkede askerlerin iktidarı ele geçirmesiyle birlikte bu girişimler daha sert ve kaba yöntemlerle uygulanmaya başlandı. Devlet, vaiz ve alimlerin geçim kaynaklarını kendi elinde topladı; onların maddi bağımsızlığını sağlayan vakıflar ortadan kaldırıldı. Ayrıca, bir davetçinin ya da fakihin ilmi liyakati ve hitabet gücüyle doğal olarak kazandığı konumun yerine, devlet ataması şart koşuldu.

Oysa şeriat ilimleri herkese açık; eğitim ve öğretim alanında da bu ilimleri keyfi müdahalelerden koruyan yerleşik kurallar vard. Bu kurallar, ister ilmin içinden ister dışından gelsin, her türlü haksızlığı önlemeyi amaçlar.

Bu devlet uygulamaları Mısır’da farklı derecelerde ''başarı sağladı'' ve resmi dini kurumun, iktidardaki rejimin siyasi çizgisinin dışına çıkmamasını güvence altına aldı. Ta ki Ocak Devrimi (2011) gelene kadar. Devrim, El Ezher’e yeni bir alan açtı ve Şeyhi bu fırsatı iyi değerlendirdi. Yarım yüzyıl önce Cemal Abdülnasır tarafından lağvedilen Alimler Heyeti yeniden kuruldu; El Ezher’in bağımsızlığını güvence altına alan anayasal teminatlar elde edildi. Ayrıca kurum, siyasi taraflar arasında arabuluculuk yapan güçlü tutumlar sergiledi ve halkların özgürlük taleplerini destekleyen açıklamalar yaptı.

Devrimin geriye dönüşü

Mısır devrimi başarısızlığa uğrayınca, darbeci Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, dini durumu kuşatmak yerine tam anlamıyla kontrol altına almaya yöneldi. 2014’teki adaylığı sırasında şöyle demişti:

“Dini liderlik diye bir şey olamaz. Çünkü devlet başkanı her şeyden sorumludur; hatta dininden bile… Ben değerlerden, ilkelerden, ahlaktan ve dinden sorumluyum.”

Bu sözlerle, kendini tek ve mutlak bir ‘dini lider’ olarak gördüğünü, bu role ehil olmasa bile açıkça ortaya koydu. O tarihten bu yana, dini alana müdahaleleri hiç durmadı. Tamamen bilmediği ve ilgisi olmayan fıkhi ayrıntılara bile girdi; sözlü boşanma meselesi yüzünden El Ezher Şeyhi ile açık bir kriz yaşandı. Siyasi sistem, El Ezher’den defalarca DEAŞ mensuplarının tekfir edilmesini talep etti. Ayrıca El Ezher’de birçok isim, çeşitli liderlik pozisyonlarından bilinçli olarak dışlandı.

Sisi, dini alanı kuşatmak yerine ona hakim olmayı tercih etti.

Dini kurumun Askeri Akademiye bağlanması

Sisi’nin son uygulamalarından biri, vaizlerin Vakıflar Bakanlığı aracılığıyla “Mısır Askeri Akademisi”nde kurslara katılmasını şart koşması. Daha da ileri giderek, bu eğitimin sonunda verilecek belgenin doktora derecesinden daha üstün olacağını ilan etti.

26 Kasım 2025’te vaizleri önünde uygunsuz bir şekilde ayakta durdurduğuna tanık olduk. 27 Aralık 2025’te Askeri Akademi, Vakıflar Bakanı başkanlığında bir bilim kurulu oluşturdu ve doktora sonrası çalışmalar için adayları değerlendirdi. 31 Aralık’ta ise Sisi, askeri kurumlarda “heyet incelemesi” olarak bilinen uygulamaya katıldı; ancak bu kez askerler değil, Vakıflar Bakanlığı imamları incelendi.

“Heyet incelemesi”, adayın kişisel ve sosyal durumuyla ilgili. Bu uygulama, İslam dünyasında eşi benzeri olmayan bir skandal. Çünkü dini liderlikte esas olan ilmi yeterliliktir; fiziksel görünümün, sosyal statünün ya da aile geçmişinin bununla hiçbir ilgisi yoktur.

179 imam dışlandı

Mada Masr, Vakıflar Bakanlığı’na atanmak üzere yapılan yeterlilik kursundan 179 imam ve hatibin, kiloları veya askerlikten tıbbi muafiyetleri nedeniyle dışlandığını ortaya koydu.

Eğer bu anlayış geçmişte geçerli olsaydı, İslam medeniyetinin altın çağlarında binlerce alim, kilolu oldukları veya sağlık durumları gerekçe gösterilerek ilimden ve fetvadan men edilirdi. Sisi, El Ezher vaizlerinin önünde otururken İslam medeniyetini küçümseyerek onu “lüzumsuz bir miras” olarak nitelendirdi.

Vaizlerin bu durumu kabullenmeleri kınanabilir; ancak Mısır’daki güvenlik ortamı, onları emirleri reddetmeden önce bin kez düşünmeye itiyor.

El Ezher’in tarihsel konumu

Vakıflar Bakanı olan biteni alkışlıyor, itiraz etmiyor. Kendisi, garip derecede yüksek bir El Ezher sarığı takıyor; On yılı aşkın süredir devlet başkanının yanı başında yer alıyor; bu süreçte Mısır’daki ilmi ve dini seviye ciddi şekilde geriledi. Kendisi ve şeyhi Ali Cumaa, bugün resmi dini söylemin simgeleri haline geldi.

Hüsnü Mübarek bile , Şeyh Şaravi’nin karşısında ayakta durdu, onu saygıyla dinledi; El Ezher şeyhlerini hiçbir zaman bu şekilde aşağılamadı.

El Ezher’in itibarı, Mısır’ın en güçlü yumuşak güç araçlarından biridir.

Ahmed Emin, “Mısır Âdetleri ve Gelenekleri Sözlüğü” adlı eserinde El Ezher öğrencilerinin toplumdaki saygınlığını anlatır. Ali Paşa Mübarek, “el-Hitat et-Tevfikiyye” adlı eserinde El Ezher’i “cehaleti ortadan kaldıran büyük okul” olarak niteler. İbn Zuhayra ise 15. yüzyılda El Ezher’i, “gece gündüz Allah’ın zikrinin hiç kesilmediği eşsiz bir merkez” olarak tanımlar.

Ancak bugün, El Ezher mensubu Usame es-Seyyid, şeyhi Ali Cumaa’nın izinden giderek bu utanç verici tabloyu tamamlamakta.

BAE ve Suudi Arabistan’da İslam’da Devletleştirme

Son on yılda Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan, “İslam’da reform”, “ılımlı İslam”, “dini yenilenme” gibi kavramlar eşliğinde kapsamlı dönüşüm programları yürütmekte. Bu süreç, Batı kamuoyunda çoğunlukla ilerici ve modernleştirici bir hamle olarak sunulsa da, bölgesel dinamikler ve uygulamaların niteliği, reformun mahiyeti konusunda ciddi soru işaretleri doğuruyor.

Bu ülkelerdeki reform girişimleri, klasik anlamda dini düşüncenin içsel yenilenmesinden ziyade, dinin devlet merkezli yeniden tanımlanması şeklinde tezahür ediyor.

Suudi Arabistan’da reform süreci, Veliaht Prens Muhammed bin Selman liderliğinde hız kazandı. Selman, açıkça “ılımlı İslam’a dönüş” hedefinden söz etti; bu söylem, ülkenin uzun yıllar benimsediği Selefi/Vahhabi yorumun kamusal alandaki etkisinin sınırlandırılmasıyla birlikte ilerledi:

Dini polisin (Hisbe) yetkilerinin ciddi biçimde azaltılması

Eğlence, müzik, gibi alanların serbestleştirilmesi

Din adamlarının siyasi alan üzerindeki etkisinin törpülenmesi

BAE, Suudi Arabistan’dan farklı olarak dini reformu güvenlik ve dış politika perspektifiyle ele alıyor. İslam, burada toplumsal bir referans olmaktan çok, radikalleşmeyle mücadele edilecek bir alan olarak konumlandırılıyor:

“Hoşgörü Bakanlığı” kurulması

“İnsan Kardeşliği Belgesi” gibi küresel dinler arası girişimler

Siyasal İslam’ın tüm türevlerinin kriminalize edilmesi

Devlete bağlı vaaz ve fetva sistemlerinin güçlendirilmesi

BAE, özellikle Müslüman Kardeşler çizgisine karşı yürüttüğü sert politikalarla, dini alanı tamamen güvenlik paradigması içine hapsediyor.