Dünya tarihi, kibrin ve emperyal iştahın, inançlı bir direniş karşısında nasıl diz çöktüğüne nadiren bu kadar net bir şekilde tanıklık etmiştir. ABD ve terör devletinin büyük iddialarla, "rejim değişikliği" ve "kaynaklara el koyma" hayalleriyle başlattıkları savaş, bugün bu iki güç için de içinden çıkılamaz bir bataklığa, tarihe geçecek bir hüsrana dönüşmüş durumda.
Yola çıkarken; İran’ın nükleer programını bitirme, füzelerini susturma, rejimini değiştirme ve petrol yataklarının üzerine konma gibi büyük hedefleri vardı. Üstelik bu hedeflere bir-iki hafta içinde ulaşmayı planlamışlardı. Onlar saldıracak, muhalifler ayaklanacak ve İran ordusu teslim-i silah edecekti. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. Ne füzeler durdu ne de İran halkının iradesi kırıldı. Bugün gelinen noktada, o şaşaalı uçak gemileri, o demir kubbeleri, o İran topraklarında hurdaya çıkarılan C–130’ları, Trump’ın tehdit dolu nutukları vs. İran’ın iradesi karşısında yerle yeksan olmuş durumda.
ABD ve soykırımcı israil için bu savaş artık bir kaçış arayışına dönse de İran sahadaki üstünlüğünü bırakmıyor. Zira İran, bu meseleyi toprağını savunmanın ötesinde; tüm insanlık için bir adalet ve hesap sorma meselesi olarak görüyor. 168 masum kız çocuğunun vahşice katledilmesinin, liderlerine yapılan suikastların ve yıllardır süren zulmün hesabı sorulmadan bu defterin kapanmayacağını en gür sesiyle haykırıyor.
Trump’ın ve Washington’ın boş tehditlerine prim vermeyen Tahran, Hürmüz Boğazı kartını masaya koyarak küresel dengeleri değiştirdi. Bu hamle, sıradan bir askeri strateji olmanın ötesinde, dünya halklarını emperyalist saldırganlığa karşı bir saf tutmaya zorlayan siyasi bir deha örneğiydi.
Belki de bu savaşın en çarpıcı görüntüsü, ABD’nin o meşhur müttefiklik zırhının delik deşik olmasıydı. Trump, NATO’yu ve diğer ortaklarını bu ateşe çekmek için her türlü baskıyı uyguladı. Ancak sonuç tam bir hayal kırıklığına dönüştü. Daha önce her çağrıya adeta lebbeyk diyen müttefikler, İran’ın diğer operasyon sahalarına benzemediğini görerek geri çekildiler. ABD’nin kendi yaktığı ateşte yanmasını uzaktan izlemeyi tercih ettiler.
Bu süreç, bir savaşın tüm ağırlık ve yıkımını taşımakla birlikte, tüm dünya, ama özellikle İslam dünyasının liderleri için dev dersler manzumesine dönüşmüş durumda:
- Kendi maddi gücünü sadece bir sebep olarak görüp gerçek zaferin Allah’ın elinde olduğuna inanan bir devlet, karşısında kim olursa olsun galip gelir.
- Batı emperyalizminin elinde oyuncak olmayan, ruhunu satmamış bir devletin hiç kimseye eyvallahı olmaz.
- Liderlerinin arkasında saf tutan, savaşı da barışı da bir kader birliği içinde karşılayan bir halk yenilemez.
- Ölüm listelerinde olmalarına rağmen, koruma orduları arkasına saklanmayıp halkıyla sokaklarda yürüyen; sığınaklarda değil, meydanlarda olan liderler teslim alınamaz.
- Kendi yerli ve milli stratejisini adım adım uygulayan bir devlet, düşmana dünyayı dar, savaş meydanını mezar eder.
- Müslüman kimliğiyle dik duran ve Batı’nın İslam düşmanlığını analiz ederek hazırlığını yapan bir devlet, psikolojik üstünlüğü en başta ele geçirir.
Bugün ABD’nin yalvarırcasına İran’ı müzakereye çağırması ve İran’ın 15 günlük ateşkese arabulucularla ikna olması, yukarıda sayılan hakikatlerin meyvesidir.
İran, sahada kazandığı psikolojik ve askeri üstünlüğü şimdi müzakere masasına taşıyor. Başta İslam ülkeleri olmak üzere, tüm mazlum halklara büyük bir ders veren bu dik duruş, ABD emperyalizminin yenilmezlik algısını yerle bir etmiştir.
Rabbimizden duamız odur ki savaşta nasip ettiği zaferi, mazlumların hakkının korunduğu o müzakere masasında da tamamına erdirsin.