Türkiye’de kamuoyunu derinden sarsan adli dosyalar, soruşturma süreçlerinin nasıl yürütüldüğüyle de tartışma konusu olmaya devam ediyor. Gülistan Doku’nun yıllar sonra yeniden açılan dosyası ile Narin Güran cinayeti etrafında yükselen eleştiriler, adalet mekanizmasının işleyişine dair daha geniş bir soruyu gündeme taşıyor. Soruşturmalar gerçekten yalnızca deliller üzerinden mi ilerliyor, yoksa güç, medya ve kurumsal refleksler bu süreçleri yönlendirebiliyor mu?

Tunceli’de 2020 yılından bu yana kayıp olan üniversite öğrencisi Gülistan Doku’ya ilişkin soruşturmada önemli bir gelişme yaşandı. Yedi ilde 13 şüpheli hakkında gözaltı kararı çıkarıldı.

Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınan şüphelilerin Tunceli’ye getirildiği öğrenildi. Gözaltına alınanlar arasında, dönemin Tunceli valisinin oğlu da bulunuyor.

Savcılık kaynakları, soruşturmanın “cinayet, delil karartma, dijital izlerin silinmesi ve kamu nüfuzunun kullanılması” suçları kapsamında genişletildiğini açıkladı. Açıklamada, dosyanın artık “sıradan bir kayıp vakasının ötesine geçtiği” vurgulandı.

Soruşturma kapsamında elde edilen yeni bulgular arasında gizli tanık ifadeleri, sosyal medya ve cep telefonu incelemeleri ile yaklaşık 700 saatlik yeni MOBESE görüntülerinin yer aldığı bildirildi.

Siyasi tartışmalara da konu olan soruşturmada CHP Genel Başkanı Özgür Özel, sürecin Adalet Bakanı Akın Gürlek’in talimatıyla başlatıldığı yönünde paylaşılan bilgi notuna dikkat çekerken, Gürlek ise soruşturmanın kendi talimatıyla başlamadığını ifade etti.

Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan Doku, 5 Ocak 2020’de kaldığı yurttan ayrıldıktan sonra kaybolmuştu. Son olarak Uzunçayır Baraj Gölü üzerindeki Sarı Saltuk Viyadüğü’nde sinyal verdiği tespit edilen Doku’ya ulaşılamamış, 2022 yılında arama çalışmaları sonlandırılmıştı. Ailesi ise yıllardır adalet mücadelesini sürdürüyor.

NARİN GÜRAN CİNAYETİ

Diyarbakır’da 2024 yılında öldürülen 8 yaşındaki Narin Güran cinayetini konu alan “Şeytantepe” adlı belgesel de soruşturma ve yargılama sürecine yönelik ciddi eleştirilerle tartışma oluşturdu.

Belgeselde, dosyanın ilk aşamadan itibaren belirli bir varsayıma göre şekillendiği, bazı delillerin göz ardı edildiği ve soruşturmanın bu çerçevede ilerlediği öne sürüldü. Kamera kayıtlarının geç incelendiği, dijital verilerin çelişkili değerlendirildiği ve bazı tanık ifadelerinin yeterince sorgulanmadan kabul edildiği iddiaları dikkat çekti.

Yargıtay 1. Ceza Dairesi, 29 Aralık 2025’te amca Salim Güran, anne Yüksel Güran ve ağabey Enes Güran hakkında verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezalarını onamıştı. Sanık Nevzat Bahtiyar hakkında ise “kasten öldürmeye yardım” suçlaması kapsamında verilen karar bozulmuştu.

Yapımda ayrıca medya yayınlarının olay üzerindeki etkisi de eleştirilerek, bazı programların süreci manipüle ettiği ve kamuoyunu yönlendirdiği belirtildi.

Gazeteci İsmail Saymaz da belgeselde yer alan değerlendirmelerinde, olay üzerinden yapılan siyasi propaganda yapan DEM Parti’ye tepki gösterdi.

İsmail Saymaz'ın bu çıkışına ek olarak soruşturmanın en kritik olduğu dönemde DEM PARTİ Heyetinin Narin Güran'ın mezarı üzerinde siyasi sloganlar atması ve Diyarbakır'da sözde Narin için yürüyüş düzenleyip köyde tek bir üyesi bile bulunmayan HÜDA PAR aleyhine sloganlar attırması ciddi bir tepkiye sebebiyet vermişti.

GÜÇ VE NÜFUZUN GÖLGESİNDE DELİL KARARTMA VE YÖNLENDİRME

Türkiye’de kamuoyu vicdanını en çok yaralayan dosyalardan olan Gülistan Doku ve Narin Güran vakaları "cezasızlık kültürü" ve "nüfuzun adaleti felç etme kapasitesi" üzerine distopik birer örnek sunuyor.

Her iki vakada da soruşturmanın ilk aşamalarında ortaya çıkan "kurumsal ve yerel direnç", nüfuzun yargı üzerindeki manipülatif gücünü göstermesi olarak göze çarptı.

Gülistan Doku vakası soruşturmasının en büyük tıkanma noktası, baş şüpheli Z.A.’nın babasının dönemin asayiş şube görevlisi bir polis olmasıydı. Ailenin ve baroların iddialarına göre, olay yerindeki kamera kayıtlarının yetersizliği, şüphelinin telefonuna el konulmasındaki gecikme ve "intihar" senaryosuna erkenden sarılınması, delillerin "organize bir şekilde" göz ardı edildiği şüphesini doğurdu. Nisan 2026 itibarıyla gelen gözaltı dalgaları, dönemin yerel idarecilerinin ve güvenlik amirlerinin dosyayı "tozlu raflara" kaldırdığına dair iddiaları hukuki bir zemine taşıdı.

Narin Güran cinayeti ise, Türkiye basın tarihinde bir soruşturmanın nasıl "toplumsal bir linç ayinine" dönüştürülebileceğinin en somut laboratuvar çalışması oldu. Medya, olayın başından itibaren failleri bulma gayesinden saparak, koca bir köyü "karanlık, Orta Çağ kalıntısı ve şeytani bir yapı" olarak kurguladı. Bu tutum, gerçek suçluların tespitinden ziyade, toplumun öfkesini boşaltacağı bir "günah keçisi" oluşturma işlevi gördü.

Siyasetin bu soruşturmalardaki rolü, adaleti hızlandırmaktan ziyade, zaman zaman toplumsal tansiyonu yönetme ya da belirli odakları koruma refleksiyle hareket etti. Narin Güran cinayeti bunun en çarpıcı örneği oldu.

DEM Partisi çevresinden organize edilen sokak yürüyüşleri ve sloganlarla, olay hızla ideolojik bir zemine çekildi. Köyde tek bir mensubu dahi bulunmayan, ailenin defalarca hiçbir siyasi partiyle bağlarının olmadığını ilan etmesine rağmen HÜDA PAR’ın hedef tahtasına oturtulması, DEM Parti'nin vahşice işlenen bir cinayeti adeta bir “intikam propagandasına” dönüştürdüğünü gözler önüne koydu.

140journos'un Narin Güran cinayetini anlattığı belgeselde konuşan gazeteci İsmail Saymaz da "En az oy alan parti HÜDA-PAR'mış. HDP köyde 2. parti. DEM Partililer gelip insanların zihnini bulandırdılar. 'Burası kontrgerilla köyü...' Hani nerede kontrgerilla? Hadi söyleyin şimdi." Diyerek bu algı operasyonuna dikkat çekti.

MEDYANIN SABOTE ve MANİPÜLE ETME GÜCÜ

Geleneksel medyanın kontrolsüz reyting yarışı ile sosyal medyanın anonim yapısında yürütülen stratejik manipülasyonlar, günümüzde adli soruşturmaların önündeki en büyük engellerden birine dönüştü.

Gündüz kuşağı programları, adli soruşturmaları birer "kamu hizmeti" maskesi altında "reality show" formatına sokarak, Türkiye hukuk sisteminde telafisi imkansız bir yargısal erozyona neden oluyor. Bu programlar, Narin Güran ve benzeri dosyalarda soruşturmayı aydınlatmaktan ziyade, adaleti bir tüketim nesnesi haline getirerek sabote etti. Bu programlarda bir cinayet vakası, kriminal bir olaydan ziyade bölümlere ayrılmış bir dizi senaryosu gibi işleniyor.

Acılı aile bireylerinin en zayıf anları, zoom yapılan yüz ifadeleri ve gerilim dolu fon müzikleriyle servis edilip, izleyiciyi "adalet arayışından" çıkarıp "bir sonraki bölümde ne olacak?" merakına hapsediyor.

Ayrıca her stüdyo konuğu, ekranda kalma süresini uzatmak için doğruluğu teyit edilmemiş "yeni iddialar" ortaya atıyor. Bu iddialar da resmi soruşturma birimlerini yüzlerce asılsız ihbarla meşgul ederek zaman kaybına yol açıyor.

Dosyadaki şüpheliler veya tanıklar ise; "kötü anne", "sinsi amca", "gizli aşık" gibi arketiplerle etiketleniyor. Bu etiketleme, yargılama sürecini rasyonel zeminden çıkarıp toplumsal bir linç ayinine dönüştürüyor.

Programlarda günlerce "katil bu mu?" diye tartışılan ancak sonradan masum olduğu anlaşılan kişiler, medyanın yarattığı bu "magazinel infaz" nedeniyle toplum içine çıkamaz hale geliyor. Tüm köyün medya tarafından şeytanlaştırıldığı Narin Güran cinayeti bunun çarpıcı örneklerinden birisi oldu.

BEŞİNCİ KOL FAALİYETLERİ

Türkiye’de toplumsal hassasiyeti yüksek adli vakalar, sosyal medyanın karanlık dehlizlerinde de yürütülüyor. Modern literatürde "Beşinci Kol Faaliyeti" olarak adlandırılan bu yöntem; bir toplumu içeriden çökertmek, devlet kurumlarına güveni bitirmek ve manipüle edilmiş kitleler aracılığıyla kaos yaratmak için kullanılan stratejik bir silah olarak görülüyor.

Yine Narin Güran cinayeti sürecinde yaşananlar, bu faaliyetin Türkiye’deki en somut ve tehlikeli örneklerinden biri olarak kayıtlara geçti.

Beşinci kol faaliyetlerinin en karakteristik özelliği, " devasa bir yalanı" yıldırım hızıyla yaymaktır. Narin Güran soruşturmasında bu mekanizma şöyle işledi:

‘Haber israil’ isimli bir X kullanıcısı, kamuoyunun öfkesinin en yüksek olduğu anda şu paylaşımı yaptı: ‘Amca hem muhtar hem Kur'an Kursu hocası hem de HÜDA PAR’lı; yayın yasağı bu yüzden.’ Bu tek cümle; dini değerleri, siyasi kutuplaşmayı ve "devlet suçluyu koruyor" imajını aynı anda hedef aldı.

Paylaşımın hemen ardından, aralarında hiçbir organik bağ bulunmayan binlerce hesap, virgülüne dokunmadan aynı ifadeleri paylaştı. Bu, bir "toplumsal tepki" değil, düğmeye basılmış bir algı operasyonuydu.

Ancak Tavşantepe köyünde tek bir HÜDA PAR üyesi olmadığı gibi, amcanın belirtilen kurumlarla hiçbir bir bağı da bulunmuyordu. Ancak "beşinci kol" amacına ulaşmıştı:

Kamuoyu, gerçek katilin kim olduğuna odaklanmak yerine, suni bir siyasi ve dini kavgaya sürüklendi.

Adli makamların koyduğu "yayın yasağı" (delil karartılmasını önlemek içindir), bu paylaşımlarla "bir siyasi partiyi koruma kalkanı" gibi pazarlanarak yargıya olan güven dinamitlendi.

Güvenlik güçleri asıl failleri ararken, bir yandan da sosyal medyadaki bu organize dezenformasyonun yarattığı saha gerginliğini yönetmek zorunda kaldı.

Adli olaylar üzerinden yürütülen beşinci kol faaliyetlerinin; Yalan haberlerle köpürtülen öfkeyi, kontrolsüz bir sokak gücüne dönüştürerek toplumsal barışı bozmak, halkın "Adalet yerini bulmayacak, çünkü güçlüler korunuyor" duygusuna hapsedilmesi ve hâkim ve savcıları, dosyadaki delillere göre değil, sosyal medyadaki bot hesapların yarattığı "sanal mahkemelerin" kararlarına göre hareket etmeye zorlamak gibi hedefleri bulunuyor.

VERİ TEMİZLİĞİ ŞART

Adli soruşturmalarda güç ve nüfuzun yargıyı felç etme kapasitesini kırmanın yolu, sadece hukuki reformlardan değil, aynı zamanda "bilgi sahasının temizlenmesi" ve "medya etiğinin sınırlandırılmasından" geçiyor. Narin Güran ve Gülistan Doku gibi vakalar kontrolsüz bir bilgi akışının, faillere kaçacak alan yaratırken, yargı üzerindeki nüfuz baskısını daha da derinleştirdiğini ortaya koydu.

Güç sahipleri, yerel veya siyasi nüfuzlarını kullanarak fiziksel delilleri (kamera kayıtları, tanık beyanları) yok etmeye çalışırken, en büyük müttefikleri bilgi kirliliğidir.

Soruşturma aşamasında sosyal medyada yayılan dezenformasyon, kolluk kuvvetlerini "sahte hedef" peşinde koşturarak asıl faillere zaman kazandırıyor.

Nüfuzlu kişilerin yerel ağlar üzerindeki baskısını kırmak için, tüm veri akışının (Haberleşme, HTS kayıtları, MOBESE) yerel birimlerden bağımsız, merkezi ve yüksek güvenlikli bir "dijital bulut" sisteminde anlık yedeklenmesi gerekir. Bu, "kayıtlar silindi" bahanesini teknik olarak imkansız kılar.

Medyanın sınırsız ve denetimsiz müdahalesi, çoğu zaman "lekelenme hakkını" ihlal ve soruşturmanın gizliliğini sabote ediyor.

Gündüz kuşağı programlarının tanıkları canlı yayında sorgulaması da "ifade manipülasyonu" için alan açıyor. Bu nedenle medyaya getirilecek etik ve hukuki sınırla, "yargılama yetkisinin gaspını" engellenmesi talep ediliyor.

Ayrıca kolluk ve yargının, hem "sosyal medya mahkemelerinden" hem de "yerel güç odaklarından" izole edilmesi talep ediliyor. Bu izolasyonun, savcının sadece önündeki "temizlenmiş veriye" göre karar vermesini sağlayacağı ifade ediliyor.

Dokunulmazlık zırhını besleyen en büyük damar olan "kurumsal koruma refleksi" ve "bürokratik cezasızlık" kültürüyle hukuk önünde hesaplaşılması talep ediliyor. Eğer bir delil karartılmışsa veya bir kamera kaydı "bozuk" denilerek geçiştirilmişse, burada sadece fail değil, o delilin korunmasından sorumlu olan kamu görevlisi de faille aynı hukuki statüde yargılanmalı, gücün adaleti eğip bükmesini engellemek; ancak yargının, siyasi veya idari statüsü ne olursa olsun her bireye "çıplak vatandaş" muamelesi yaptığı bir mekanizma oluşturulması talep ediliyor.

HÜDA PAR DA BUNA DİKKAT ÇEKTİ: DOKUNULMAZLIK ZIRHI OLMASIN

HÜDA PAR İnsan Hakları ve Hukuk İşleri Başkanlığı, Gülistan Doku soruşturmasında yıllar sonra yaşanan gelişmelere ilişkin yazılı bir açıklama yaptı. Açıklamada, hukukun üstünlüğü ve hakikate erişim hakkının altı çizilerek, dosyanın yeniden ele alınmasının benzer vakalar için emsal olması gerektiği vurgulandı.

Açıklamada, Gülistan Doku dosyasındaki son gelişmelerin, gecikmiş de olsa devletin yaşam hakkını koruma ve etkili soruşturma yürütme yükümlülüğüne dair toplumsal umudu güçlendirdiği ifade edildi. Sürecin yalnızca bir ceza soruşturması olmadığına dikkat çekilerek, “Bu dosya aynı zamanda hukuk devleti ilkesinin ve yargı bağımsızlığının sınandığı kritik bir eşiktir” denildi.

“Soruşturmanın ulaştığı kişi ve makam ne olursa olsun adalet önüne çıkarılması zorunludur” ifadelerine yer verilen açıklamada, ayrımcılık yasağı çerçevesinde sürecin derinleştirilmesi, hakikate erişimin sağlanması ve sorumluların hesap vermesi gerektiği belirtildi.

Narin Güran cinayetine ilişkin soruşturmanın da etkili yürütülmediğine dair güçlü bir kanaat oluştuğu belirtilerek, medya baskısının adil yargılanma hakkını zedelediği ve verilen kararın kamu vicdanını tatmin etmediği ifade edildi.

Rojin Kabaiş dosyasına da dikkat çekilen açıklamada, söz konusu olayın hala aydınlatılamadığı ve bunun cezasızlık algısını derinleştirdiği belirtildi.

HÜDA PAR, Gülistan Doku dosyasında atılan adımın benzer tüm vakalar için dönüm noktası olması gerektiğini vurgulayarak, “Hiçbir kişi veya yapı dokunulmazlık zırhına sığınarak hesap vermekten muaf tutulmamalıdır” çağrısında bulundu.

Açıklamada, ancak bu şekilde mağdurların ve toplumun adalete erişim hakkının sağlanabileceği, cezasızlık algısının kırılabileceği ve hukuk devletine olan güvenin yeniden tesis edilebileceği ifade edildi.

Muhabir: Yakup YÜKSEK