33 yıl aradan sonra geçen hafta yine yolum arkasını dağlara dayamış, gözlerini önündeki geniş ovaya dikmiş Dara antik kentine düştü. 1993 yılıydı Dara antik kentine ilk gittiğimde. Belki de o zaman için Dara metruk kenti demek daha doğru olurdu. Kimsesizdi Dara. Hem yetim hem öksüzdü. Boynu bükük bir çocuk gibiydi. Kendi yalnızlığıyla başbaşaydı. Gün yüzünde olan kiminin sarnıç kiminin zindan dediği o yer altı mahzeni vardı. Bir de tarihin eski dönemine ait olduğu belli olan birkaç blok taş ve mahzun gözlerle bugünlere bakan o Dara Suru.
Dara denildiğinde herkesin aklına 2 bin yıl önceki tarih gelir. Benim aklıma da mahallemizdeki 1900 doğumlu, Cumhuriyet tarihinin acıları içinde büyümüş, çok güzel bir kıraatle Kur’an okuyan bir komşumuz gelir. “Dara’da bize Kur’an dersi veren bir Seyda vardı. Ders verdiğinde öğrencilerden birisine nöbet tuttururdu. Asker geldiğinde cüzlerimizi saklardık…” diyordu. Dara’nın böylesi acılı bir tarih sayfası da vardı.
33 yıl önce Dara’ya gittiğimizde mihmandarımız evlerinin eski Dara çarşısının üzerinde olduğunu, şu anda gördüğümüz evlerin altında tarihi bir mimarinin, başka bir şehrin, bir medeniyetin olduğunu söylemişti.
Sulak bir yerdi Dara o zamanlar. Döneminde şehir olsa da bugün bir köy Dara. X, Y ve Z kuşağı yeni tanışıyordu tarihin bu tozlu sayfasıyla. Akan deresi yoktu artık Dara’nın. Eskiye göre Dara kurumuştu. Eski sulak günleri özlüyor köylüler. Köylüler hal böyle olunca zeytin ağaçlarını ekmişler. Ancak Dara’nın asıl meselesi tarımdan çok turizmle ilgili.
Son yıllarda antik kentte yürütülen kazı çalışmaları ve tanıtım faaliyetleri sayesinde Dara, Türkiye’nin önemli kültür turizmi merkezlerinden biri haline gelmeye başlamış. Özellikle yerli turistlerin ilgi odağı. Her yıl binlerce vatandaş bu tarihi kenti görmek için kilometrelerce yol kat ediyor. İç turizmdeki hareketlilik hemen göze çarpıyor.
İşin kötü tarafı Daralılar, antik kentin mirasından hiç yararlanamadıklarını söylüyorlar ve duruma şöyle ironik bir yaklaşım içerisindeler; “Yeni durumun bize sağladığı tek fayda çocuklarımızın dilenciliğe alışmasıdır” diyorlar.
2500 yıllık, tarih üzerinde oturan köylüler yalnızca ekonomik fayda elde edememekten şikâyetçi değil. Onlar aynı zamanda ziyaretçilerin bıraktığı yükü de taşıdıklarını söylüyorlar. Bölgeye gelen turistlerin geride bıraktığı çöpleri de topladıklarını söylüyorlar. “Temizlik imandandır” anlayışıyla hareket eden Dara sakinleri, tarihi alanın temiz kalması için çaba gösterdiklerini, ancak bu emeklerinin de kendilerine herhangi bir faydası olmadığını söylüyorlar.
Turizm yalnızca ziyaretçi sayısının artması demek değildir. Turizm aynı zamanda bölge insanının kalkınması, gelir elde etmesi ve yaşam standartlarının yükselmesi anlamına da gelmelidir, diyorlar. Eğer binlerce insan bir bölgeyi ziyaret ediyor, ancak o bölgenin insanı bundan fayda sağlayamıyorsa ortada ciddi bir planlama eksikliği var, diyorlar ve Kültür ve Turizm Bakanının kulağını çınlatıyorlar. Bahçelerinde ilkel bir kafe açtıklarında “dış güçler”in müdahalesiyle karşılaştıklarını söylüyorlar.
Bizden bir hafta önce HÜDA PAR Mersin Milletvekili Faruk Dinç’in de kendilerini ziyarete geldiklerini ve sorunlarını ona ilettiklerini söylediler.
Sorunlarının Ankara’nın kalbine iletildiğine inanıyorum ama bir sonuç alıp almayacaklarını ise bilemiyorum.
33 yıl sonra gördüğümüz Dara artık yalnızca bir köy değil, ulusal ve uluslararası öneme sahip bir kültür mirasına dönüşmüştü. Madem durum böyle buranın yönetimi, sadece kazı yapmak veya turist getirmekle sınırlı kalmamalı. Daralılar bu tarihi tünele dahil edilmeli, Daralılar desteklenmeli, köylülerin turizmden pay alabileceği mekanizmalar kurulmalı. Artık nasıl bir mekanizma kurulacaksa.
Çünkü Dara’nın geleceği yalnızca taşların korunmasına bağlı değil. O taşların arasında yaşayan insanların korunmasına da bağlı.
Bugün Dara’nın altında 2500 yıllık tarih yatıyor. Üstünde ise emek veren, sabreden ve bu mirası geleceğe taşımaya çalışanlar yaşıyor. Eğer bu tarihi miras gerçekten değerlendirilecekse, önce o insanların sesine kulak verilmelidir.
Gerçek başarı hem tarihi korumak hem de o tarihin gölgesinde yaşayan insanların yüzünü güldürebilmektir.