BU NASIL BİR MERHAMET Kİ…

Abone Ol

Biz ki unutan bir varlığız. Kendisine üflenen nefesi, damarlarında akan o muazzam nehirleri, her sabah gözlerini dünyaya yeniden açabilme mucizesini en çabuk unutan canlı... Hayatın hengamesi, başarının o sarhoş edici rüzgarı bizi sardığında, adımlarımızı basacak bir toprak bulabiliyor oluşumuzu bile cepte keklik sayıyoruz. Kendimizi dünyaya öyle bir kaptırıyoruz ki, sanki hiç ölmeyecekmiş gibi, sanki bu mülkün sahibi bizmişiz gibi kibirle yürüyoruz yollarda.

Oysa bir durup baksak arkamıza; ne kadar da vefasız ne kadar da nankörüz Yaradan’ımıza karşı.

Biz O’nu en çok canımız yandığında hatırlıyoruz. Dünya bizi sıkıştırdığında, sahte dostların maskeleri düşüp yapayalnız kaldığımızda başımızı hemen yukarı kaldırıyoruz. İçimiz sızlar, ellerimiz kendiliğinden açılır, dudaklarımızdan dökülen en samimi dualarla O’na koşarız. "Yetiş" deriz, "Kurtar, genişlik ver, şifa ol." O anlarda öyle muhtacızdır ve öyle iyi biliriz ki O’ndan başka sığınacak bir liman olmadığını...

Yaradan, o sonsuz merhametiyle bulutları dağıtır, fırtınayı dindirir. Kalbimize bir inşirah, hayatımıza bir düzen verir. Peki, sonra ne olur? Fırtına dindiğinde, limanın sahibini unutuveririz. Rahatlığın o uyuşturucu iklimine girdiğimiz an, bizi o dar boğazdan çekip alan şefkat elini görmezden gelmeye başlarız.

Kim bilir hayatın içindeki o büyük fırtınalar, o ağır imtihanlar birer ceza değildir. Hiç düşündünüz mü; bazen en güvendiğimiz dağlara karlar yağar, en sevdiğimiz insanlar sırtımızdan vurur, kalbimiz paramparça olur. Dünyadaki hiçbir teselli o kırıkları onarmaya yetmez. İşte tam o anlarda, aslında kalbimizi kıran belki de bizzat O’dur.

O, kalbimizi kırar ki; içine doldurduğumuz sahte sevgiler, geçici hevesler, putlaştırdığımız fani aşklar o çatlaklardan sızıp aksın, gitsin diye. O kalbi kırar ki, içinde sadece Kendi kalabilsin.

Çünkü insan, işleri yolunda gittiğinde körleşir. Başarıyı kendi zekasına, zenginliği kendi emeğine bağlar. İşte tam bu kibir kulesi yükselirken, ilahi bir dokunuşla yatağa düşeriz. Bir mikrobun, gözle görülmeyen bir virüsün karşısında çaresiz kalır, aldığımız nefese muhtaç oluruz. O hastalık yatağı, aslında nankörlüğümüzün en büyük yüzleşme alanıdır. Sağlıklıyken bir kez bile şükretmediğimiz o sıradan nefes, hastayken en büyük servetimiz oluverir.

Yüce yaratıcımızın Yunus suresi 12. Ayetindeki ilahi sitemi tam da bizi anlatmıyor mu?

‘’İnsanın başına zararlı bir şey geldiğinde yan üstü yatarken veya otururken ya da ayakta iken hemen bize dua etmeye koyulur; onu zararlı durumundan kurtardığımızda ise sanki başına gelen zararı gidermeye bizi çağırıp yalvarmamış gibi inkârcılığa dönüp yoluna devam eder; haddi aşanlara işte bu şekilde yaptıkları güzel görünmektedir.’’

Yaradan bizi hasta eder, Yaradan kalbimizi kırar; çünkü bilir ki biz canımız yanmadan O’nun kapısını çalmayacağız. Bizi Kendinden mahrum bırakmamak, bizi o sağır edici dünya gürültüsünden çekip çıkarmak için sarsar bedenimizi ve ruhumuzu. "Bak" der, "Sığınacak kimsen yok benden başka. Dön artık evine, dön artık kalbine.’’

Öyle anlaşılıyor ki, biz Allah’tan kaçtıkça aslında O'nu kendimize daha çok yakınlaştırıyoruz. Biz O’ndan uzaklaştığımızı, bağları kopardığımızı düşündükçe O’nu tam yanı başımızda buluyoruz. Hani derler ya; "Bir çocuk, sevginize ve şefkatinize en fazla onu hiç hak etmediği, en hırçın olduğu zaman muhtaçtır" diye... Bizim nankörlüğümüz, isyanımız ve kaçışlarımız karşısında Yaradan'ın bize merhametle eğilmesi de tam böyle bir şey. En çok uzaklaştığımızda, en çok hak etmediğimizde sığınıyoruz O’nun sonsuz şefkatine...