Bu coğrafyaya ne zaman huzur gelecek?

Abone Ol

Ya da bu soruyu şöyle soralım: Zalimler kanlı ellerini bu coğrafyadan ne zaman çekecekler? Gelin hep birlikte bu soruların cevabını araştıralım.

Bir nevi hiperaktif olan bir coğrafyadır. Bunu da şuna bağlıyorum: Tarih boyunca medeniyetlerin kesişme noktası olması, yer altı ve yer üstü kaynaklarının çoğunun bu coğrafyada bulunması ve insanların mevki ve makam uğruna girdiği bitmek bilmeyen rekabet. Bu rekabetin getirdiği sonuç ise ayrışmalar, kamplar ve bölünmeler olmuştur.

Bu coğrafyanın kaderi sanki huzurla imtihan edilmek gibidir. Tarihin her döneminde ya bir işgalin ya bir darbenin ya da içeriden beslenen fitnelerin izlerini görmek mümkündür. Dış güçlerin hesapları, içerideki işbirlikçilerle birleştiğinde acının faturası her zaman bu topraklarda yaşayan masum insanlara kesilmiştir.

Zalimler bu coğrafyaya sadece silahlarıyla gelmedi; kimi zaman demokrasi, kimi zaman özgürlük, kimi zaman da medeniyet söylemleriyle geldiler. Ancak geride bıraktıkları şey ne özgürlük oldu ne de huzur. Yıkılmış şehirler, parçalanmış aileler ve umudunu kaybetmiş nesiller bu sahte vaatlerin en acı tanığıdır.

Bu hareketliliğin bir diğer sebebi de şudur: Bu coğrafya sadece toprak değildir; inançtır, tarihtir, kimliktir. Bu yüzden burada yaşanan her çatışma, sıradan bir çıkar kavgası olmaktan çıkar, varlık-yokluk meselesine dönüşür. Güçlü olanın zayıfı ezdiği, adaletin ise çoğu zaman geciktiği bir düzen tekrar tekrar karşımıza çıkar.

Tarih boyunca nice medeniyetler bu topraklardan geçti. Kimi adaletle iz bıraktı, kimi zulümle anıldı. Ancak değişmeyen tek şey, bedelini her zaman bu coğrafyanın insanının ödemesidir. Kan, gözyaşı ve yoksulluk; dışarıdan yazılan senaryoların en ağır faturası olarak halkın önüne konmuştur.

Yüzyıllardır Batı ve onunla iş birliği yapan yerli işbirlikçiler, İslam coğrafyasını işgal, iç kargaşa ve kalıcı huzursuzlukla sınamaktan geri durmadı. Yakın tarih bunun sayısız örneğiyle dolu: Afganistan, Irak, Lübnan, Libya, Suriye… Liste uzayıp gidiyor. Bugün ise benzer senaryoların İran ve Türkiye üzerinde; iç ayaklanmalar, terör ve vekâlet savaşları üzerinden işletilmeye çalışıldığına şahit oluyoruz. Buralarda bunlar yaşanırken hemen yani başımızda bulunan birçok ülkede, dışarıdan atanmış ya da dış desteğe yaslanan sözde krallar ve hükümetler eliyle, toplumlara, daraltılmış özgürlük alanları çizildi.

Bu düzeni kabullenenler ödüllendirildi; karşı çıkanlar ise ambargolarla, ekonomik kuşatmalarla ve iç karışıklıklarla terbiye edilmeye çalışıldı. Venezuela ve İran örneklerinde görüldüğü üzere, yaptırım ve kaos siyaseti bir baskı aracına dönüştürüldü. Bu politikaların öncülüğünü ise çoğu zaman ABD ve Batı ittifakı yaptı.

Elbette bütün sorumluluğu dışarıya yüklemek de gerçeğin tamamı değildir. Bu coğrafyada yaşayan Müslümanların hiç mi payı yok? Elbette vardır. Üzerimize düşen görev ve sorumlulukları ihmal ettiğimiz ölçüde zalimlere alan açtık; bugün o alanlar, bize karşı pervasızca kullanılıyor. Dün İran İslam Devrimi’ne sempati duyan kimi çevrelerin bugün ABD sevdalılığına savrulması, bu savrulmanın acı bir göstergesidir. Ne değişti de ABD’nin kurtarıcı olarak görülmesi. Bana öyle geliyor ki sanki farkında olmadan bazı hastalıklar toplumda bazı insanlara sirayet etmiş gibi geliyor. Ondan dolayı da diyorum ki mezhepçilik ve ırkçılık bu toprakların en tehlikeli fay hatlarıdır bunun için de Allah’a sığınırız. Zira bu konuda Allah şöyle buyurur “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin.” (Maide Suresi, 5/8) Adalet yitirilirse, hakikat de yitirilir. Hakikat yitirilirse Allah muhafaza hakikatten sapmış olursunuz. Rabbim bizleri hakikatten ayırmasın. Allah’a emanet olunuz.