''Nobel ödüllü yazar ''Orhan Pamuk’un “Bütün Orta Doğulu erkeklerin kafalarındaki pisliklerden bende de biraz var” sözleri gündeme gelirken, tartışma Batı–Doğu eksenli ahlaki ve siyasal çifte standart iddiaları üzerinden de derinleşiyor.
Tartışma özellikle ABD’de patlak veren ve siyaset, finans ve medya dünyasından çok sayıda güçlü ismin adının geçtiği Jeffrey Epstein skandalı üzerinden şekilleniyor. Epstein davası, reşit olmayan kız çocuklarına yönelik sistematik istismar ağıyla Batı’daki güç elitlerinin karanlık ilişkilerini açığa çıkarmış; yayımlanan mahkeme belgeleri ve ifadeler, “insan hakları” söylemiyle öne çıkan çevrelerin ahlaki tutarlılığını ifşa etmişti.
Batı’daki yapısal ve kurumsal skandallar ortadayken, Orta Doğu toplumlarını “zihinsel kir” üzerinden tanımlamak hangi epistemolojik zemine dayanıyor?
Tepkilerin önemli bir kısmı, kullanılan “Orta Doğu” ifadesinin coğrafi bir tanımdan öte, bilinçaltında İslam’ın kamusal ve kültürel olarak belirleyici olduğu toplumları hedef aldığı iddiasında yoğunlaşıyor.
Buna göre “Orta Doğu” kavramı, Batı literatüründe uzun süredir yalnızca coğrafi bir bölgeyi değil; İslam, gelenek ve muhafazakarlıkla özdeşleştirilen bir kültürel alanı temsil ediyor. Bu nedenle milyonlarca insanı kapsayan geniş bir coğrafyanın erkeklerini “zihinsel pislik” üzerinden tarif etmek, dolaylı biçimde İslam toplumlarını sorunlu bir zihniyetle ilişkilendirme amacı taşıyor.
Epstein dosyalarının bireysel bir suç vakasından öte, Batı’daki güç ağlarının dokunulmazlık kültürünü gösterdi. Bu bağlamda mesele, “bir toplumun erkeklerinin zihinsel problemi” değil; küresel ölçekte elitlerin hesap verebilirliği ve adalet mekanizmalarının işleyişi olarak görülüyor.
Doğu toplumlarını kültürel olarak sorunlu, Batı’yı ise normatif merkez olarak konumlandıran dil ise, klasik oryantalist çerçeveyi yeniden üretiyor.
Epstein belgeleri bağlamında yapılan karşılaştırmada öne çıkan temel itiraz şu noktada yoğunlaşıyor; Batı’da pedofili, sistematik istismar ve güç suistimali gibi ağır suçların, küresel siyaset ve finans ağlarının merkezinde yer alan ''elit isimlerle'' ilişkilendirilmesi kamuoyuna yansımışken; ahlaki krizi coğrafi olarak “Doğu’ya özgü” bir zihinsel problem gibi çerçevelemek nasıl bir tutarlılığa dayanıyor?
Bir diğer sert itiraz ise doğrudan entelektüel konumlanmaya yöneliyor. Batı’nın merkezinde patlak veren yapısal krizler, elit istismar ağları ve güç suistimalleri söz konusu olduğunda ya son derece ölçülü bir dil tercih ediliyor ya da dikkat çekici bir suskunluk hakim oluyor. Buna karşılık konu Orta Doğu olduğunda, aşağılayıcı ifadeler rahatlıkla dolaşıma sokulabiliyor.
Güç merkezlerine karşı ihtiyatlı, kendi coğrafyasına karşı hoyrat. bunun yalnızca bir üslup farkı değil; zihinsel bir hiyerarşinin ve içselleştirilmiş bir üstünlük-kabulleniş ilişkisinin yansıması olduğu belirtiliyor. Eleştirinin yönünün sürekli olarak aynı istikamete çevrilmesi, bilinçli bir tercih olarak okunuyor.
Bu bakış açısına göre mesele, ''bir yazarın''; küresel güç merkezleri ile yerel entelektüel kimlik arasındaki psikolojik ve ideolojik ilişkiyi de açığa çıkarıyor.