Söze, Afganistan’a dair ayrıntılı izlenimlerimi ve düşüncelerimi inşallah önümüzdeki bir iki hafta içinde paylaşacağımı bildirerek gireyim…
Önceki yazımda, Afganistan’dan dönüşümün Özbekistan üzerinden olduğunu söylemiştim.
Tabii, yoldaşım sevgili Nurullah Kawsar ile kat ettiğimiz yollar, aştığımız Hindukuşlar ve hele hele Saleng Geçidi… Her biri gören gözlere, duyan kulaklara, düşünen başlara ve vicdanlara o kadar şey anlatıyor ki… Kastım, elbette ki, buralardaki tabii güzellikler, her mevsim kendisini başka gösteren dağlar ve bakanları içine çeken her daim mavi gökyüzü değil, buraların işgalci Ruslardan Amerikalılara kadar yaptıkları vahşetlere şahit oldukları olaylar ve sakladıkları sırlardır. İnşallah Afganlılar şehitlerinin, gazilerinin, dul kadınlarının ve yetim çocuklarının bu paha biçilemez mirasını şiirlerde, türkülerde, öykülerde ve filmlerde yaşatırlar.
İyisi mi, gelin, Afganistan’ı arkamızda bırakıp, Amu Derya – Ceyhun Nehri üzerinden Özbekistan’a geçelim…
Assalamu aleykum…
Selamı bu kadar içselleştiren bir toplum ve selamlaşmanın bu kadar yaygın olduğu bir ülke var mı, bilmiyorum. Asker, polis, memur, kadın, erkek ve çocuk… Hepsi birbirine selam veriyor. Düşünün, görevi sınır güvenliğini sağlamak, giriş-çıkış yapan insanların ithal-ihraç edilen ürünlerin yasalara uyup uymadıklarını kontrol etmek ve giriş-çıkış yapan araçları aramak olanların sizinle ilk yüz temasları tebessüm ve ilk sözleri Assalamu Aleyküm oluyor. Her yer selam kaynayınca, siz de ister istemez kendinizi emin bir beldede, emin bir ülkede hissediyorsunuz. Eminim, bu satırları okurken, sizlerin de aklına Türk Cumhuriyetlerinin Müslümanlara yönelik baskıları konu alan haberler geliyordur. Ancak araştırabildiğim ve gözlemleyebildiğim kadarıyla, Özbekistan önceki hatalarını tekrar etmemek yönünde bir hassasiyet gösteriyor. Özbekistan Cumhurbaşkanı Sayın Şevket Mirzoyev’in icraatlarında ne kadar başarılı olduğunu tabii ki, Özbekler takdir ediyorlardır. Ama benim gördüğüm Tirmiz, Buhara, Semerkant ve Taşkent’ten, buralarda konuştuğum insanlardan ve özellikle çağımızın Lokman-ı Hekim’lerinden diyebileceğim, Taşkent’te mukim hemşerim – ağabeyim sevgili Doktor Mehmet Arslan’ın engin tecrübelerinden damıtarak anlattıklarının bende oluşturduğu kanaat şudur: Mirzoyev, sadece ülkesini kalkındırmak için çabalamıyor, aynı zamanda toplumsal barışı sağlamak ve istisnasız her İslam Ülkesinde olduğu gibi, iç ve dış düşmanların toplumu dini, mezhebi ve etnik aidiyetleri üzerinden birbirine düşürmek yönündeki kirli emellerini boşa çıkarmak için de çabalıyor.
Yeri gelmişken, Asya'daki Türki Cumhuriyetleri hakkındaki bir endişemi de paylaşmadan geçemeyeceğim…
israil’in soykırımında suç ortağı olan ABD ve AB ülkeleri, bugün de “bir damla petrol bir damla kandan daha değerlidir” diyen Winston Churchill gibi düşündüklerini, Venezuela’dan İran’a kadar işledikleri yeni vahşetlerle ispatlamış oluyorlar. Önlerindeki hedeflerinden biri de Türk Dünyasıdır. Nitekim ABD’nin geçen sene Zengizur Koridoruna çöküp adını "Uluslararası Barış ve Refah İçin Trump Yolu" (TRIPP) olarak değiştirmesi ve AB’nin Türk Cumhuriyetlerine 12 milyar Euro kredi vermesi de bu yöndeki yaptıkları hamlelerdir. Bu ülkelerdeki milliyetçiliği kaşımalarını ve oralardaki dini, mezhebi ve etnik - milli aidiyetleri birer soruna dönüştürüp devletle çatıştırma çabalarını da bu kirli emellerinin bir parçası şeklinde okumamız gerekir.
Sonuç: Bu küresel azmanların Türk Dünyasına yönelik saldırıları ne kadar şiddetli, hileli ve uzun vadeli olursa olsun, sonucunu Türklerin duruşu belirleyecektir. Aslında Türklerin dini-milli gibi iç dinamikleri de ve maddi zenginlikleri de gelecek her tehlikeyi savabilecek kadar yeterlidir ve o kadar güçlüdür. Mesela, liderler, İsmail Gaspıralı’nın yüz yıl öncesinde gösterdiği “dilde, fikirde ve işte birlik” hedefini, üyesi oldukları Türk Devletleri Teşkilatı’nda gerçekleştirebilirler. Yeter ki, liderler icraatlarının merkezine adaleti alsınlar.