ABD yönetiminin yeni ve gizli bir silah sistemine sahip olduğu yönündeki açıklamalar, uluslararası kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. Söz konusu silahın, ABD’nin sınırları dışında yürütülen son derece kritik bir operasyonda belirleyici rol oynadığı ileri sürülürken, bu iddia modern savaş anlayışında niteliksel bir kırılmaya işaret edip etmediği sorusunu da beraberinde getirdi.

Anlatıya göre, hedef ülkede gerçekleştirilen operasyon klasik bir askeri baskın niteliği taşımadı; aksine, çatışma başlamadan sonuçlanan, yüksek teknolojiye dayalı bir müdahale modeli olarak sunuldu. Güvenlik güçlerinin tam hazırlık içinde olmasına, gelişmiş füze ve savunma sistemlerini açık biçimde konuşlandırmasına rağmen, operasyon anında karşılık veremez hale geldikleri belirtildi. Radar ve hava savunma ağlarının eş zamanlı olarak devre dışı kaldığı, komuta-kontrol sistemlerinde tam bir işlev kaybı yaşandığı aktarıldı. Sahadaki tablo, savunma mekanizmalarının bir anda felç olduğu izlenimini doğurdu.

Bu anlatım, sahada görev yapmış bazı isimlerin aktardığı tanıklıklarla daha da dikkat çekici hale geldi. Tanıklıklara göre, radar sistemleri ani biçimde sustu, herhangi bir uyarı olmaksızın gökyüzünde insansız hava araçları belirdi. Bu sırada bölgede bulunan personelin bir kısmında burun kanaması, şiddetli baş dönmesi, mide bulantısı ve kanlı kusma gibi ağır fiziksel etkiler gözlemlendi. Yaşananlar, görünmez ve algılanması güç bir etkinin alanı etkisi altına aldığı izlenimini doğurdu.

Bu belirtiler, son yıllarda çeşitli ülkelerde rapor edilen ve istihbarat çevrelerinde uzun süre tartışma konusu olan, yönlendirilmiş enerji ya da yüksek yoğunluklu dalga sistemleriyle ilişkilendirilen sendromlarla benzerlik taşıdığı yönünde değerlendirmelere yol açtı.

Gizli silah etrafında şekillenen tartışma, yalnızca söz konusu operasyonla sınırlı kalmadı. Elektronik harp, yönlendirilmiş enerji ve elektromanyetik müdahale temelli bu tür sistemlerin, gelecekte daha hassas ve yüksek riskli çatışma senaryolarında —özellikle büyük güçler arasındaki gerilimlerde nasıl kullanılabileceği sorusu da gündeme geldi.

Askeri değerlendirmelere göre, bu tür “sessiz” silahlar, olası bir çatışmayı daha ilk aşamasında sonuçlandırabilecek bir kapasite sunuyor. Hava savunma sistemleri ile komuta ve kontrol ağlarının, uçaklar veya füzeler devreye girmeden önce işlevsiz hale getirilmesi, savaşın seyrini kökten değiştirebilecek bir avantaj olarak görülüyor. Bu yaklaşım, klasik ateş gücünden ziyade, karşı tarafın askerî kapasitesini tamamen etkisizleştirmeyi hedefleyen yeni bir doktrine işaret ediyor.

Uzman değerlendirmeleri, söz konusu teknolojilerin “ölümcül olmayan” kategoride yer almasına rağmen son derece yüksek etki gücüne sahip olabileceğini ortaya koyuyor. Bu çerçevede üç ana teknoloji öne çıkıyor. İlk olarak, düşük frekanslı dalgalara dayanan ultrasonik ve infrasonik sistemler, insan vücudunda iç organların rezonansa girmesine yol açarak şiddetli fizyolojik bozulmalara neden olabiliyor. Bu etkiler; bilinç bulanıklığı, burun kanaması ve bazı durumlarda ciddi iç hasarlarla sonuçlanabiliyor. Bu tür dalgaların en tehlikeli yönü, engelleri aşabilmeleri ve fark edilmeden etki gösterebilmeleri olarak değerlendiriliyor.

İkinci olarak, yüksek frekanslı mikrodalga temelli sistemler hem insan üzerinde hem de teknik altyapı üzerinde eş zamanlı etki oluşturabiliyor. Bu silahlar, personelde sersemleme ve yanıklara yol açarken, elektronik sistemleri ve radar ağlarını da devre dışı bırakabiliyor. Daha önce bazı ülkelerde kalabalık kontrolü amacıyla sınırlı biçimde kullanıldığı bilinen bu teknolojiler, ciddi etik ve hukuki tartışmalara da konu olmuştu.

Üçüncü başlık ise elektromanyetik darbe sistemleri olarak öne çıkıyor. Bu tür müdahaleler, elektronik altyapıyı felç edebilmenin yanı sıra, insan sinir sistemi üzerinde şiddetli baş ağrısı, panik ve yoğun zihinsel karışıklık gibi etkiler yaratabiliyor.

Bu teknolojilerin gelişmiş prototiplerinin halihazırda mevcut olduğu, ancak asıl tartışmanın bu sistemlerin ani ve kısa süreli operasyonlarda sahada etkin biçimde kullanılıp kullanılamayacağı noktasında yoğunlaştığı belirtiliyor.

Öte yandan, İran'la savaş gündeme gelirken bu tür bir senaryonun her ülke için aynı sonucu doğurmayacağı da vurgulanıyor. Geniş coğrafi derinliğe, karmaşık arazi yapısına ve çok katmanlı savunma ağlarına sahip ülkelerde, tek bir darbeyle tam bir felç oluşturmanın askeri ve stratejik açıdan son derece zor olduğu ifade ediliyor. Özellikle gelişmiş hava savunması, elektronik harp kabiliyeti ve alternatif komuta-kontrol sistemleri, bu tür saldırıların etkisini sınırlayabiliyor.

Son dönemde yaşanan bölgesel çatışmalardan edinilen tecrübelerin, bu ülkelerin savunma doktrinlerini yeniden şekillendirdiği; elektronik saldırı ve karıştırma senaryolarına karşı hazırlık seviyelerinin yükseltildiği belirtiliyor. Bu çerçevede, olası bir çatışmanın ilk darbeyi absorbe etmeye ve ardından karşılık vermeye dayalı planlarla yürütüleceği değerlendiriliyor.

Sonuç olarak, bu tür gizli ve sessiz silahların sunduğu teknolojik üstünlüğe rağmen, bunların karmaşık savunma yapılarına sahip ülkeler karşısında kesin ve hızlı bir sonuç üretmesinin yalnızca teknolojiye değil, çok daha geniş ve karmaşık değişkenlere bağlı olduğu vurgulanıyor. Bu durum, İran'la olası bir büyük çaplı çatışmanın daha uzun, daha karmaşık ve daha maliyetli bir sürece evrilebileceğine işaret ediyor.

Muhabir: Mehmet Yaman