Zilhicce… Hac… Kurban… Üç ayrı güzelliğin iç içe ve yan yana durduğu mübarek demler… Bu mübarek demler, adına söylenecek ve yazılacak o kadar çok güzellik ve kazanımlar vardır ki… Biz de anın ve gidilen kutsal mekânın bir hatırası olsun arzusuyla bu yazımızı Kâbe ve tavafla süsleyelim.

Mekke… Coğrafi ve turistik açıdan hiçbir albenisi olmayan; yüksek dağlar ve vadiler arasında yeşilin "y" sinden dahi kırıntı taşımayan bir belde... Bu şartlar bağlamında kalsa belki de meskûnlarını bile kendinden uzaklaştıracak taş, toprak yığını bir bölge...

Peki, bu kıraç bölgeyi bir çekim merkezi yapan; ötelerden tutku derecesinde, aşk sıcaklığında, cezbedici bir kuvvette çocuk, genç, ihtiyar, kadın ve erkek, havas ve avam yüzler, binler, on binleri kilometrelerce buraya çeken ne?

Allah'ın beyti/Kâbe...

Kâbe, bu cazibenin kaynağı olup mekândan münezzeh olan Allah(c.c)’ın ‘evim’ diyerek kutsadığı taş bir binadır. Mümin de İlahi taltifle şeref bulan ve bazı sembollerle Allah'a kulluğun somut halini taşıyan bu aziz ve mübarek bir mekânın bir sembol olduğunu bilir: "Orada apaçık belgeler; İbrahim'in makamı vardır. Kim oraya girerse güvende olur." (Al-i İmran: 97)

Şehre girilir girilmez kalpte kabına sığmayan Kâbe’ye varma heyecanı arttıkça artar. Kalp atışları, son vitese takmışçasına hızlandıkça hızlanır. Hayret, yürek bu heyecana nasıl dayanır? Belki de kalbi kabında tutan; "Ölüm gelecekse Kâbe’nin kollarında gelsin, beytin kucağında ve salih kullar arasında vasıl olsun bu can, Cananına!" arzusudur.

Şehre varınca yıllardır, ta uzaklardan ancak resim ve görüntüleriyle avunulan; namaz için İlahi huzura varınca yönü kıble edinilen evle aramızda hiçbir mesafe kalmaz. Elimizi uzatsak değecek kadar yakınında, avlusunda, duvarı/örtüsüyle göz göze geliriz. "Şimdi" diye bir mefhum yok olur/silinir, zaman işlevini yitirir, mekânsa dürülür. İnsan bir uzay boşluğunda gibidir. Olduğu yere çivi misali çakılır, kalır; beden ise yüksek voltaja kapılmış bir haldedir.

Kâbe’nin Rabbiyle yüz yüze gerçekliği iliklere kadar işler. "Sen O'nu görmesen de O seni görür." hadisi bütün manasıyla kendini bir ders olarak okutur. Dayanmak, durmak mümkün değildir. Yeşil ışık görülen yerde aşk denizine dalınır. Kâbe artık solumuzda, İlahi nazarın tecelli aynası olan kalbimizle Kâbe karşı karşıyadır. Kâbe’yle kalp arasında dikkat çekici bir ilgi var. Karşı konulmaz bu ilişkide kalbimizle Kâbe bir sevda döngüsüyle sarmaş dolaş olur.

Dönülür, dönülür... Siyahı beyazı, Arabı Acemi, varsılı yoksuluyla bir tarağın dişleri misali eşit, bir ve beraber dönülür. Biri diğerinden üstün değil, başkası başkasının önünde değil, hiç kimse ötekinin üstünde değil... Sadece takva eşitliği bozan, üstünlüğü ortaya çıkaran olur. Her şey bizimle beraber döner. Evrenden maddeye, galaksilerden atomlara, zerreden şemse kadar ne varsa dört döner Kâbe’nin etrafında.

Tavaftır, bu döngünün adı. Kâinatın ve yaratılışın özetidir, tavaf.

Döner, dolaşır; koşar adımla hızlanır, sakinlikle yürür ve başladığın noktaya gelirsin. Geriye dönemezsin, arkadan gelenler müsaade etmez; öne doğru çabuklaşamazsın, izdiham/kargaşadan çekinirsin. Vasat bir gidişle ilerler, istikamet çizgisinde doğrulukla ilerlersin. Allah'tan geldin Allah'a varıyorsun. Bu döngüyle kâinat ve yaratılışın bir özeti eyleme dökülür, teslimiyet ve kadere razılığın provası yapılır.

Tavaf; nerden başlarsam başlayayım, SEN'le başlayacağım; nereye gidersem gideyim SEN'le gideceğim, varışım nihai noktası da SEN olacaksın Allah'ım!" demektir.

Tavaf; hareket alanımızı belirleyen bütün dairesel alanı Allah'ın razılığını merkez yaparak çizmektir.

Her gün melekler, yüzlerce rahmet dağıtmak için Kâbe’nin avlusuna inerler. Bu rahmeti orada Allah için tavaf edenler, namaz kılanlar ve Kur'an tilavetiyle meşgul olanlar için pay ederler. Mekân ve zaman ilişkisi sebebiyle olsa gerek, rahmetin altmış parçası sadece tavaf edenlere mahsus olur. Artık eller, gönüller ve tüm hücreler o rahmeti somutluk ve soyutluklarına içirmek için Allah'a aşk diliyle dillenir.

Kişiliği ayaklar altına alan, nefsi arzular ve şeytani vesveselere zebun eden "Ben" burada para etmiyor. Kibir ve hor görme gibi kötü fiillere yardım ve yataklık eden egoizmin burada esamisi okunmaz. Çünkü büyük bir cemaat aynı dairesel alanda birbirini hayra doğru sevk ederek, iyiliğe ulaşma noktasında yan yana yürüyerek ve istikamet hususunda birbirini destekleyerek bir BİZ dairesi çizer.