İslam âleminin bugün yaşadığı keşmekeş durum, 18. yy`ın başlarında işletilmeye başlanan, Birinci Dünya Savaşı`nda olgunlaştırılan ve günümüzde zirveye çıkmış bir batı projesinin yürürlükteki halidir.

 

Baasçılık ve “İslam öncesi Mısır Uygarlığı” tarih tezleri ile Arap milliyetçiliği ve ulusalcılığı, Turancılık ve Orta Asya Şaman medeniyeti tarih tezleri ile Türk milliyetçiliği ve ulusçuluğu Med-Aryen Uygarlığı ve Zerdüştlük tezleri ile gecikmeli de olsa Kürt Milliyetçiliği ve ulusalcılığı İslam öncesi Pers Uygarlığı, Şahinşahlık teraneleri ve Mecusilik üzerinden de Fars milliyetçiliği ve ulusçuluğu sabırla inşa edildi. Kavmiyetçi çıkarlar ön plana çıkartılarak, ümmet olgusu ve şuuru, dolayısıyla “İslam Ortak paydası” tahrip edildi.

Arap milliyetçiliği ve ulusçuluğunun temeli, Napolyon`un Mısır seferi ile atıldı. Napolyon, güya “İslam öncesi Mısır Uygarlığının” (Firavunlar Mısırını) gün yüzüne çıkarılması amacı ile “Mısır Kurumu” adıyla bir enstitü kurar. Fransız misyonerler burada araştırmacı olarak görev alırlar.

Sonradan Şeyhlik makamına yükseltilen ve Ebu Nezzare ismi ile bilinen ve gerçek ismi James Sanua olan Yakup Sannu, Protestan Hıristiyanlardan Şibli Şumeyli, Arnavut kökenli Mehmet Ali Paşa, Rafi et-Tahtavi, Taha Hüseyin gibi isimler bu enstitüden sudur eden zincirin birer halkaları olarak “Mısır Araplığını” icat ettiler (1)

Benzer şekilde Rum asıllı Mişel Eflak, Maruni Hıristiyanlardan Necip Azuri gibi kişiler de, Arap milliyetçiliği ve ulusçuluğunu esas alan Baasçılığı, Saddam, Esad gibi karakterler üzerinden ümmetin başına bela ettiler.

Yine “İslam Öncesi Türk Tarihi” kılıfı ile uydurma tez ve efsanelerle Turancılık ve Türk milliyetçiliği –ulusçuluğu icat edilip beslendi. “İslam öncesi Türk Tarihi” tezlerinin mimarı da Fransız bir Yahudi olan Joseph Deguignes`tir. 1756`da “Hunlar, Türkler, Moğollar ve diğer Tatarların umum tarihi” adlı bir eser hazırlamıştır.

Daha sonra, kurucuları arasında Türk bile olmayan Abdullah Cevdet, İbrahim Temo`nun vücuda getirdiği ittihat ve Terakki şebekesi, Turancılığın temsilcisi olacaktır. Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı`na girmeme kararı aldığı halde, ittihatçıların hayalci, hain tuzak ve hileleri ile Osmanlı, savaşa sokulmak sureti ile sonu getirilmiştir. İttihatçı olan Enver, Talat, Cemel Paşa gibi kişiler, Osmanlı`nın sonunu getirmekle kalmadılar. Arap âlemi ve Ortadoğu`nun parçalanmasının da müsebbibi oldular. En sonunda da uşaklığını yaptıkları Almanya`ya kaçtılar.

Kürt milliyetçiliğinden dönme Ziya Gökalp`in geliştirdiği asimilasyoncu Türk ulusçuluğu, Cumhuriyet Türkiye`sinin resmi ideolojisi ve rejimi haline getirildi. Bu günkü Türkiye`nin pek çok sorunu buradan kaynaklıdır.

Kürt tarih tezlerini Minorski, İzady gibi ecnebiler temellendirmişlerse de, asıl olgunlaştırılması, ittihat ve terakkinin Kürt uzantıları ve nispeten Bedirhan ailesinin bazı fertleri tarafından sağlanmıştır. Günümüzde ise daha ziyade Kürtçü sol-sosyalist çevreler Arap, Türk, Fars milliyetçiliğine ve Kürtlerin bölünmüşlüğüne tepki olarak bunu geliştirmektedirler.

İran`da ise Mirza Malkum Han bu görevi üstlenmiştir. Mirza Malkum Han, Ermeni asıllıdır. İlk, orta, lise eğitimini Fransa`da bir manastırda tamamlamıştır. Türk Tanzimat`ı ve ittihatçıların yolunu takip eden Mirza Malkum, İran`da ilk Mason Locası “Feremuşhaneyi” 1860`da kurmuştur. (2)  İslam devrimi öncesi Şahlık Kurumu, Pers ırkçılığına dayanarak kendini “Şahinşahlık”(Şahların şahı) olarak adlandıracak kadar bir kibir batağına saplanmıştı…

İslam ümmetinin ve Ortadoğu coğrafyasının bu asli unsurları arasında milliyetçilik hastalığı iyice yerleştikten sonra bölünme kaçınılmaz oldu. Birinci Dünya Savaşı`ndan sonra da Kürtler üzerinden bu bölünme sağlandı. Hastalığın kaynağı buysa, tedavi de buna göre yapılmalı.

Oysa mevcut devletlerin gösterdiği tavır ve tepkiler halan milliyetçi kaynaklıdır.

Mesela Türkiye`nin Irak ve Suriye Kürtleri noktasında gösterdiği tahammülsüzlük, bu noktada yersiz ve Türkiye`nin aleyhinedir. Zira Osmanlı`nın varisi ve mirasçısı, ilaveten her dört parçadaki Kürtlerle coğrafi ve sosyal doku teması olan Türkiye`nin menfaatinedir. Hem kendisinin, hem Ortadoğu`nun en büyük sorunu olan “Kürt bölünmüşlük sorununun” çözüm bulması ve bunun Türkiye`nin öncülüğünde gerçekleşmesi, sosyal, siyasal belki de coğrafi olarak Türkiye`nin, büyümesine anahtar olması kuşkusuzdur. Aksi de mümkündür.

Ama devletlerin uluslararası hiyerarşide ve ilişkiler açısından bazı adımları atması pek kolay olmayabilir.

Bu noktada da halkı Müslüman ülkelerdeki, “Ümmeti” esas alan oluşumlar ve sivil toplum kuruluşları, devlet mekanizmalarına ve coğrafi sınırlara bağlı kalmaksızın, bölgedeki devletlerin işlerini kolaylaştırıcı ve ön açıcı adımlar atması mümkündür. Bu girişimler uzun vadede herkesin faydasına olur.

Bu bağlamda, son dönemde İhvan-ı Müslümin`in Ortadoğu`da etkinliğinin artması büyük bir şanstır. Benzer şekilde Ortadoğu`da bir oluşumun Rehberliğini yürüten Muhterem Edip Gümüş`ün Suriye sorunu noktasında ümmeti esas olan yapıların bir araya gelmesine yönelik çağrısı da önemli bir adım ve bir çözüm konseptinin oluşmasına yönelik bir temel olarak değerlendirilmelidir.

 Halen geçerliliğini koruyan bu çağrının “muhatap çerçevesinde” yapılacak bir revizyon ile çağrı daha da etkili ve işlevli kılınabilir. Geçen yazımızdaki Selahaddin-i Eyyubi`nin sınırlı yetkilerine rağmen üstlendiği rol ve ulaştığı neticeyi işlememizin bir sebebi buydu.

Bu konuda direk Dünya İslam Âlimleri Birliği ile İran Darüt-Takrib müessesi arasında arabuluculuk yapılması ve bunun sonucu oluşturulacak bir heyet çok görevler üstlenebilir. Zira Dünya İslam Alimleri Birliği Genel Sekreterliğine Yusuf El Kardavi`nin yerine Ali Karadaği`nin getirilmesi de bir şanstır. Hatta Ali Karadaği bu konudaki girişimlere kendi memleketinde ev sahipliği yapabilir. Ümmetin inşası duasıyla; Allah`a emanetsiniz.

 

1 Abdulkadir Turan-Analizler.

2 Abdulkadir Turan-Analizler