Beklenmedik çaptaki büyük göç dalgaları, beraberinde “Mülteci sorunu” dediğimiz bir olgu getirir. Bu durum hem göçzedeler açısından hem de göç ettikleri yerler açısından öngörülemeyen sorunları beraberinde getirir.

Bu sorunların başında ekonomik ve toplumsal sorunlar gelir. Bu nedenle ülkeler, yanı başlarında ortaya çıkan çatışmalara karşı önceden hazırlıklarını yapar ve kendilerince mültecilere yönelik politikalar geliştirmeye başlar. Bu anlamda belirleyici olan faktör genellikle ekonomik temelli olduğundan, mülteci politikalarını başarıyla yönetmek de muhatap ülkenin ekonomik imkanlarıyla paralellik gösterir.

Son zamanlarda Suriyeli mülteciler sorunu Türkiye’nin gündemine oturmuş durumdadır. İnsanların Suriye’den akın akın geldikleri ilk dönemlerde eleştiriler çoğunlukla Türkiye’nin Suriye’de rejim değiştirmeye ayarlı kışkırtıcı tavrına yönelik idi. Takınılan kışkırtıcı tavrın beraberinde mülteci akınını getirdiği hep dillendirilmekteydi. Kaldı ki mülteci sorununa yol açan bu eleştirinin altı aslında boş da sayılmazdı. Neticede rejim değiştirmeye ayarlı güçlü bir uluslararası koalisyon kurulmuş ve gideceğine kesin gözüyle bakılan Esad’a aylık periyotlarla ifade edilen bir ömür biçilmişti. Bu denli büyük bir akının öngörülmediği üç beş aylık bir süreç, karşılaşılacak olası sorunları göğüslemeye değer görülmekte idi.

Neticede bir hesap hatası yapıldı ve bugün daha fazla sancılı bir hal alan Suriyeli mülteciler sorunu ile baş başa kalındı. Devletin yaptığı mülteci hazırlığı ile oluşan mülteci kitlesi orantısız hal alınca açıkçası oluşturulduğu var sayılan mülteci politikası resmen çöküverdi. Beklenen uluslararası yardım yetersiz kaldı, ülkenin ekonomik kaynakları ise bu denli bir kitleyi daha olgun koşullarda barındıracak yeterlilikten uzak kaldı.

Hal böyle olunca kendiliğinden bir politika oluşmaya başladı: “Saldım çayıra, mevlam kayıra!” Az bir kitle mülteci kamplarında barındırılırken, sayıları dört buçuk milyonu bulan mülteci kitlesi büyük oranda ülke içerisine kontrolsüz ve bilinçsizce dağıtıldı. İşte bu durum yeni sorunlara yol açmaya başladı. Ekonomik ve toplumsal sorunlar bunların başında gelmekteydi. Elbette varını yoğunu kaybetmiş insanlara acıyıp her koşulda yardımcı olmaya çalışan kesimler vardı. Ancak ön plana çıkarılan “Muhacir” vurgusu, evvela “Ensar” ruhunu büyük oranda kaybetmiş bir toplum için pek bir anlam ifade etmemekteydi. Buna bir de başından beri karşı çıkan, bir lokma ekmeğini dahi muhtaçlarla paylaşmayı zül sayan malum kitle de eklenince, Suriyelilerle ilgili yaşanan her olumsuz hadise büyütülerek kamuoyuna sunulmaya başlandı. Kışkırtıcılık, yalan ve dezenformasyon konusunda mastır yapmış bu elitist kesim, belli bir süre sonra kamuoyunu bu alanda etkileyebilen en önemli odak haline geldi. Son dönemde yaşanan ekonomik sıkıntılar ise bu kesimin elini de dilini de hayli güçlendirmişti.

Son yerel seçimlerde hükümet kanadının önemli merkezleri muhalefete kaptırması, diğer bazı alanlarda olduğu gibi Suriyeli mülteciler konusunda da yeni kırılma noktaları oluşturdu. Çünkü seçimler sonucunda hükümetin önüne çıkan tablo, seçmendeki rahatsızlığın önemli nedenlerden birinin de Suriyeli mülteciler konusu olduğu değerlendirmesine yol açtı. Mülteci karşıtı elitist propagandanın yaşanan ekonomik sıkıntılarla beraber harmanlanarak sebep-sonuç ilişkisine dönüştürüldüğü Suriyeliler meselesinin seçim sonuçlarını ne kadar etkilediği belli değilse de, uygulanan yeni Suriyeli politikasının hükümet kanadını da epey etkilediği ortaya çıkmış durumdadır. İşin tuhaf tarafı, Suriyelileri kovma derdinde olanlar hayatları boyunca ekonomik sıkıntılarla pek tanışmamış kesimler iken, bugüne kadar “Ensar-Muhacir” formülü üzerinden kamuoyunu diri tutmaya çalışan resmi makamların da bunların propagandalarına kanmış olmasıdır.

Elbette dört buçuk milyon mülteci sorunu az bir sorun değildir. Oluşturulamayan mülteci politikaları ise muhtemel sorunları daha da görünür hale getirmiştir. Ancak son süreçte tedbir adına uygulamaya konulan yeni politikalar, büyük ihtimalle var olan sorunları bertaraf etmek yerine daha da büyütecek gibi durmaktadır. Mesela hükümet kanadı tedbir adına ilk adımı “Arapça tabelaları” bertaraf ederek atmasının mülteci sorunlarını halletme isteğiyle nasıl bir ilişkisi olabilir? Bu adımın mülteci sorunlarını halletmek yerine tekçiliğiyle bilinen “Eski Türkiye” alışkanlıklarının bir tezahürü olduğu gözlerden kaçmamaktadır. Ya da şöyle soralım; Yamyam dillere ve tabelalarına bile sıkça rastlanan İstanbul sokaklarını Arapça tabelalardan arındırmak, hükümet kanadını destekleyen seçmen kitlesinin hangi arzusuna hitap etmektedir?

Saldım çayıra dediniz, mevlam kayırsın dediniz. Neticede Suriyeliler Türkiye’nin dört bir tarafına dağıldı. Zor şartlar altında kimisi iş sahibi, kimisi işyeri sahibi olup kendi ayakları üzerinde durmaya başladılar. Bundan sonra kayıtlı oldukları yerlere gitmeye mecbur bırakmak, aynı zamanda büyük çoğunluğunu işinden, kurdukları aile düzenlerinden edip kaseti başa sarmak olacaktır. Bunun mantıklı bir izahı olmadığına göre kimler, kimlerin hassasiyetlerine hizmet etmeye çalışmaktadır acaba?

Suriyelileri “Şeytanlaştırma” çabası içerisinde olan elitist odaklar, aslında hükümete attırdıkları yeni adımlardan sonra ikinci aşamaya geçtikleri görülmektedir. Suriyelilerin şahsında “Arap, İslam, sakal, başörtüsü, çarşaf, vs” dini sembollere ve dindarlara karşı önemli bir atağa kalktıkları gözlerden kaçmamaktadır. Önce ekonomik sorunları manipüle ederek özellikle büyükşehirlerde Suriyeliler üzerinden kamuoyunu etkilediler, şimdi de seçim sonuçlarıyla oluşan rüzgarı da arkalarına alarak bu kez işi İslam düşmanlığına dönüştürmeye girişmiş durumdadırlar. Bu aleyhtarlık medyada, sosyal medyada ve elitist kesimin hakim olduğu “Modern gettolar”da her geçen gün yeni uygulama haberleriyle daha görünür hale gelmektedir. Başörtülüleri ve sakallıları otel, restaurant gibi bazı alanlara sokmama, bazı yerlerde ev kiralatmama, kamuya açık mekanlarda sistematik hakaretler yağdırarak medyaya servis etme gibi adımlar peyderpey atılmaktadır.

Suriyeliler üzerinden ilk aşamayı başarıyla tamamlayan elitizm, bakalım ikinci aşamayı nereye kadar vardıracak? İlk aşama planları için hükümeti harekete geçirmeyi başardılar, bakalım ikinci aşamada hükümet nasıl bir politika geliştirecek?