İslami kayıtlarda, bazı farklılıklarla birlikte, bu günkü Güneydoğu Anadolu Bölgesi olarak adlandırdığımız coğrafya, El-Cezire olarak anılmıştır. İslam dini zuhur ettiğinde bölge Bizans ile Sasani devletleri arasında bir mücadele sahası idi ve bundan en çok zarar görenler yine bu bölge halkıydı. El-Cezire, Müslüman Araplar tarafından fethedildiği dönemde, Bizans`ın hâkimiyeti altında bulunuyordu. Buralar Kürtlerin yaşadığı bölgeler olmakla birlikte, Kürtlerin başka yaşam alanları da vardı.

Kürt bölgelerinin fethedilmesi sonucu, İslamlaşma da başladı ve kanaatimce hala devam etmektedir. Çünkü hali hazırda Kürtler arasında İslamlaşmayan unsurlar mevcuttur. Ama Kürtlerin kahir ekseriyeti Müslümandır.

Kürtler, bu yeni dinle birlikte kendi devletlerini de oluşturdular. Türkler bu bölgeye geldiklerinde, Amed ve çevresinde Mervaniler diye bir devletleri vardı. Büyük Selçuklu Sultanı Melik Şah, burayı 1085`te ele geçirdi. Bu bin yılık geçmişimiz söylemi buradan gelmektedir.

Aramızda İslam gibi bir din olduğu sürece, birlikte aynı havayı teneffüs edip, aynı coğrafyada yaşamamızın bir sakıncası yoktu. Ama Osmanlıların yıkılıp, yerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti, emperyalistlerin etkisindekilerce ulus fikri üzerine bina edildi.

Bu da tersi bir etki ile Kürt ulusalcılığını tetikledi. Komünistler de bu durumdan istifade ile fikirlerini Kürtçülükle örtüp, bu Müslüman halkın içerisine sızmayı başardılar. Böylece Kürtler kendi kültürlerine sahip çıktıklarını zan edip, bambaşka bir kültüre adapte olmaya başladılar.

Yahya Munis, Nerina Azad`ta yayınladığı “HDP'ye Kemalistler Tarafından Kayyum Atanırken” başlıklı yazısında, Osman Öcalan`ın ağzından şunları kaleme almış: "Biz PKK'yi kurarken Kürt davası için değil de, Türkiye`de sol sosyalist devrim yapmak için kurduk. PKK`nın ilk ismi de sanıldığı gibi Partîya Karkerê Kurdistanê” değil de, “Partiya Komunîsta   Kurdistanê” dir. Amblemimiz de çekiç orak idi. Baktık ki bu isimle Kürt halkına gidersek kimse bize yüz vermez. Bunun için niyet, amaç, amblem ve hatta kısaltılmış isim bile değiştirilmeden bu kısaltılmış isme uyum içerisinde kalarak yine PKK” olarak Partîya Karkerê Kurdistanê” olarak değiştirdik.” (Yazının orijinal halini değiştirmeden aldığımız için yazım hatalarını düzeltmedik)

Aslında Cumhuriyet ile birlikte yok edilmeye çalışılan bir halk vardı ortada. Dili, ananesi, velhasıl tüm kültürel benliği silinmeye çalışılan bir millet. Elbette ki Kürtlerin buna tepki göstermeleri bir gereklilikti. Ama bunu sol tandanslı bir eylem pratiği olarak ortaya koyduklarından, haklı oldukları bir davada haksız konuma düştüler. Çünkü PKK öyle akıl almaz eylemler gerçekleştirdi ki, insan haklı olduğu söylemleri dahi söylemekten imtina ediyor.

Daha işin başlangıcında PKK birçok Kürt aydınını katletti. Ne kadar Kürt yapılanması varsa, onları hedeflerine koyup imha etti. Sıra dindar Kürtlere gelince, bu kadim halkın içerisinde yetişmiş yüzlerce molla ve şeyhi suikastla ortadan kaldırdı. İslam`dan bahsedenler ajanlıkla suçlandı. Kısacası kendileri gibi düşünen Kürtlerin dışında, diğerlerine yaşam hakkı vermediler. Yıllar yılıdır Kürtler arasında geleneksel bir liderliği bulunan Barzani ailesine ağza alınmayacak hakaretler ettiler.

Peki, bu halktan ne istendi ki geride 50 bin ölü, 4200 boşalmış köy ve mezra bırakıldı? Dahası köy boşaltmaları neticesinde 4-5 milyon insan muhacir konuma düştü.

En acısı da Kürtler haklı oldukları davalarını savunamaz hale gelmiş durumdalar. PKK ve yandaşlarının icraatları insanı bu konu hakkında kahrolası bir suskunluğa itekliyor.

Kısacası haklıyken haksız duruma düşmek, tam da buna denir.