Malum hastalıktan dolayı mecbur olmadıkça dışarı çıkmamaya çalışıyoruz. Hastalanan, sıkıntısı olan, yakınları vefat eden tanıdıklar oluyor. Dışarı çıkamama, hastalığı kapma ve başkalarına bulaştırma endişesiyle onların yanında olma, acılarını paylaşma, destek olma noktasında üzerimize düşeni yapamıyoruz. Ancak telefon üzerinden görüşebiliyor, taziye ve geçmiş olsun dileklerimizi iletiyor, karşılıklı hal-hatır sorabiliyoruz.

İnsana ölüm kadar belki de en çok acı veren durumlardan bir tanesi de budur. Biz öyle bir inanç ve geleneğe sahibiz ki taziyelerimiz günlerce sürer, tanıdık-yabancı duyan herkes taziyeye gelir, acılar paylaşılır. Ki doğu illerimizde salgının bazı yerleşim yerlerinde bulaşması, salgın hale gelmesinin sebebi de taziyeler ve Umre’den gelenlerin ziyaretidir.

Bu süre zarfında en önde olan, tabiri caizse cephede olanlar sağlıkçılarımızdır. Gecesini, gündüzüne katarak fedakârane bir şekilde çalışıyor, hastalığa yakalanıyor, kimisi hayatını kaybediyor. Ölenlere Allah’tan rahmet diliyorum. Yaptıkları çalışma Allah indinde büyük ecir ve mükâfatlara sebebiyet verir inşallah. Bu süre zarfında tanıdık doktor ve sağlıkçılar aranmalı, moral verilmelidir.

Hasta olan, vefat edenlerin yakınları ve sağlıkçıların anlattıkları ibretlik durumlardır.

Eniştesi bu hastalıktan vefat eden ve bazı yakınları halen hastanede olan bir abimizin anlattıkları dehşet ve ibretlik şeylerdi.

‘İstanbul’da vefat edenleri Alibeyköy’de hazırlanan özel mezarlığa defnediyorlar. Eniştemi defnetmek için gittim. Yaklaşmamıza izin vermediler. Orada yıkayıp çuval içinde hemen defnediyorlar. Onlarca cenaze arabası kuyruk olmuş, sıra bekliyor. Herkes maskeli ve özel koruyucu elbiseler içerisinde. Tabutlar bazen ayaklarla iteleniyor. Birçok cenazeyle tek bir kişi var. Kimse kimseye sahip çıkmıyor, sormuyor. Herkes birbirinden kaçıyor, adeta küçük bir kıyamet sahnesi. Kelimelerle anlatmak, ifade etmek çok zor. İnsanların ibret almaları için gidip o sahneleri görmeleri lazım…’

Sağlıkçı ve doktorlar ise durumu anlatmak istemiyorlar. ‘Korkunç… dehşet. Kelimelerle anlatılamaz. İnsanların gözümüzün önünde can çekişe çekişe boğularak ölmelerini izlemek bize çok büyük acı veriyor. Hastalar, böyle olduğunu bilseydik başımızı dışarı dahi çıkarmazdık, diyorlar.’

Hastalığa yakalanan ve iyileşen sağlıkçı bir arkadaşın anlattıkları çok farklı.

‘Allah’a, ölüme, ahirete iman etmiş insanlarız. Muhakkak bir gün öleceğimizi biliyoruz. Ama bu hastalıktan ölmek çok kötüdür. İşin boyutunu görünce korkmaya başladım. Testim pozitif çıkınca Allah’a çok yalvardım. ‘Ya Rabbi, beni bu hastalıktan öldürme.’ Elhamdülillah iyileştim ve işimin başına döndüm. Gözümün önünde boğularak vefat eden yaşlı bir hastayı hiç unutamam…’

Anlatılanlar uzayıp gidiyor. Duymak, görmek ve yaşamak çok farklı şeyler. Sağlıkçı ve hastalarla, yakınları vefat edenlerle görüşülerek belgeseller hazırlanmalı ve uygun zamanda yayınlanmalıdır.

Bu durumdan yeteri kadar ibret alıyor muyuz, sarsılıp kendimize geliyor, Rabbimize dönebiliyor muyuz?

İnşallah yeteri kadar olmasa da kendi özümüze, yaratılış amaç ve gayemize dönüyoruzdur. Ne kadar zayıf ve aciz olduğumuzu, bel bağladığımız dünyevi makam ve malın geçici olduğunu, ölümün er veya geç bizi yakalayacağını ayne’l yakin görüyoruzdur.

Ölüm anındaki azabı ama az ama çok herkes tadacaktır. Ki Resulullah aleyhisselam, ‘ölüm anındaki azaptan Sana sığınırım’ duasını sürekli tekrarlamıştır.

Kıyamet sahnesi elbet daha çetindir. Bu durumla kesinlikle kıyaslanamaz. Kimse kimseye sahip çıkamayacak. Evlat babaya, anne yavrusuna sahip çıkamayacak. Herkes kendi can derdine düşecek, kimse kimseye yardımcı ve şefaatçi -Allah’ın izni olmadan- olamayacaktır.

Bu süreçten fert, toplum, ümmet ve insanlık olarak inşallah gereken dersi ve ibreti alıyoruzdur. İçten ve samimi tövbede bulunuyor, dua ediyoruzdur. İnşallah sözlü ve fiili dualarımız kabul olur. Böyle olunca da Allah bu sıkıntılı dönemi sona erdirecektir.

Mağfiret, rahmet ve Kur’an ayı olan Ramazanla birlikte bu hastalık azalır, biter ve Bayrama bu müjdeyle gireriz inşallah.