İslam, aklı içine alan dindir; akıl dini değildir. Aklı öncelemek, aklı mihenk taşı olarak kabul etmektir. Halbuki mihenk taşımız olan Kur’an(vahiy) ve Sünnet, akıldan ve türevlerinden üstün olup onları da iman potasında kabul edebilirlik ölçüsünde benimser.

Vahye bu açıdan yaklaşmak aklı, tarihselciliği ve oryantalistleri putlaştırmaktan beri bir yaklaşımdır. Mihenk ölçüsü olan vahyi; beşerin kıt akli ölçüleriyle, tarihselcilik ve oryantalist yorumlarla değerlendirmek, iman konusunda şüpheciliği beraberinde getirir.

Gittikçe sessiz ve yaygın bir varlık sürdüren bu ikircikli iman; gençler ve özellikle ilahiyat ehli arasında revaçtadır. Gelenekçi tefsir, hadis, fıkıh ve diğer dini ilimlerin marka isimlerini küçük gören, kibir ve riyadan başı bulutlara değen bu zihniyet, şüpheli zihniyettir. Eskiden bu düşüncenin erbapları riyayı, amelleriyle gösterirken bu zevat, amelsizlik riyasıyla yeni bir yaklaşım sergiliyor. Aklı önceleyen ve görüşüyle imanımızı kavi değil şüphelere boğan ne kadar tutarsızlık varsa, bunu kusmadan durmayanları çokça görmeye başladık.

İslam hakkındaki bilgiyi yani vahyi; oryantalist veya şarkiyatçıların yorumlarında, ara satırlarında, felsefi ve mantıksal yaklaşımlarında anlamaya çalıştıkları kadar; kaynağından beslenmemiş bir eğitimle ancak bu eser vücut buluyor. Batı kökenli araştırmaların hepsi doğuyu nasıl yıkmak üzerine bina edilmiştir. Aydınlığı karanlığa gömmenin hesaplarını ve içten pazarlığını icraya yönelik uzun vadeli planlardır. İslam toplumuna imanı kuvvetlendirmekten öte imana şüphe elbisesi giydirmektir. Kaynağından beslenmeye set çekmek ve bulanık sulara yönlendirmektir.

Bu konuda Abdullah b. Selam gibi geldiği veya beslendiği kültürü İslam’a sokmayıp dik duran nice mümin ve Müslüman şahsiyet varken; sözü ve eylemi imana yaklaştırmayıp kalpleri şüpheye boğanlar utansın! Gençliği eleştirel yaklaşım, sorgulayıcı bakış açısı, akıl ve mantık ölçülerinde değerlendirmeye yöneltip bunlardan önce iman lezzeti alacak bir teslimiyet, imanı salt kabullenme, vahiy ile aralarına başka bir put koymama ve Sünnet’i adetsel yaklaşımdan öte ibadetsel nitelikte görmeye teşvik etmeyen sözde aydınlar/öncüler/ilahiyatçılar utansın!

Hiç unutmam, kaç yıl önce bir gazete haberinde Muğla’da görev yapan bir imamdan bahsediliyordu. İmam, ateist olduğunu, 657’ye tabi olduğundan hareketle görevini çok iyi yaptığını söylüyordu. Yani beş vakit namaz kıldırıyor, camiye bakıyor, çocuklara ders veriyor, cenaze yıkıyor veya namazını kıldırıp gömdürüyordu. Ee, daha ne yapsın diyeceksin; ama kazın ayağı öyle değil.

Bu nedenledir ki batı kökenli araştırmalar ve araştırmacılar (Şarkiyatçılar, oryantalistler, misyonerler…) veya İslam hakkında şüphe kokan söz ve eylem sahibi mühtedilerden hep mesafeli ve dikkatli durmak gerektiğine inananlardanım. Bunların yerel varyantları ise maalesef önce ilahiyatlara sızmış, sonra da bilinen isimlerin ağızlarından konuşmaya başlamışlar. Toplum olarak buna, maalesef bu isimlere de şahidiz.

Müslüman toplum olarak vahiy ve Sünnet hakkından entel yaklaşımlar, oryantalist yorumlar ve şüphe eken tohumlar saçan sözlere, sahiplerine ve kurumlara karşı dik bir duruş sergilemekten vazgeçmeyenlere, imanımızı kuvvetlendiren yaklaşımlara, şüpheden uzak nasihatlere ve kaynağından beslenen yönlendirmelere ihtiyacımız var.

Belki de ilimden öte edep ve adap ehli alimlere ihtiyacımız var. Hamd olsun az da olsa böylelerine de şahidiz. Bu doğrultuda aklın kölesi, şüphenin esiri bir nesil değil; imanın teslimiyeti ve izzetini her şeyden üstün tutan, onurlu bir nesil beklentisindeyiz. Bazılarına hayal gelebilir; ama hocalarına inat sessiz bir dalga gibi gelen bu nesle şahidiz!