Yaklaşık 8 bin yıllık bir geçmişi olan, geniş ve verimli topraklarıyla ülkemizin narenciye, pamuk, mısır, buğday ve zeytin üretiminde lokomotif görevi gören şehrimiz, aynı zamanda kutsal kitabımızda adı geçen, zalim hükümdardan kaçıp mağaraya sığınan Ashab-ı Kehf mültecilerinin şehridir. Şu an bu yazıyı yazdığım mekân, Ashab-ı Kehf mültecilerinin canlarını kurtarmak için bir gece ansızın kaçıp dağlara doğru güzergâh olarak kullandıkları patika yol üzerindeki ilk tepededir.

Geçmiş bir zamanda diş tedavim için yürüyerek birkaç dakikada vardığım, yanı başımızda bulunan şehrimizin diş hastanesinde sıra beklerken mülteci bir adam, diş tedavisi için elinde barkotla yanımıza geldi. Ayağında eski bir hasır terlik, üzerinde rengi solmuş kumaş pantolon, yakasının ipleri çürümüş çizgili bir tişört bulunan mülteci adam, boş bulunan koltuklara oturmayıp köşede çömelmeyi tercih etti. Yaşları seksene yaklaşmış, ağızlarındaki takma damakları olmazsa mama ile beslenmek zorunda olacak olan, Azrail'in enselerinde nefesini gezdirdiği ihtiyar amcalar ve teyzeler homurdanmaya başladılar.

Neymiş efendim, tüm krizlerin sebebi, mutfaktaki yangının, toplumdaki ahlaksızlığın, küresel ısınmanın, depremlerin, işsizliğin, gelmeyen doktor sırasının müsebbipleri bu mültecilermiş. İhtiyar amcalar ve teyzeler homurdandıkça mülteci adam kafasını eğip ayaklarını daha da içeri çekip küçüldükçe küçülüp kıpırdamadan bekliyordu. Kimseye bir zararı yoktu. Kimsenin doktor sırasını kapmamıştı. Hastanede kendisine ilgi, alaka ve ayrıcalık göstermeye vesile olacak bir dayısı da yoktu. Koltuklara dahi oturmaya cesaret edememiş, yere çömelmiş sessizce sırasını beklemişti.

Bu ihtiyar amcalara ve teyzelere şöyle içten bir ağıtla 'taleal bedru' ilahisini söylesem hepsi durup hüngür hüngür ağlayıp, ellerini kalplerinin üzerine koyup, oturuşlarını düzeltip salavat getireceklerdi. Oysaki bu ilahi zalim Mekke idarecilerinin zulümlerinden dolayı hicret eden, bir mülteci olarak Medine'ye sığınan Peygamberimiz için bestelenmişti.

Bu şehirde yaklaşık 500 bin insan yaşıyor. Bu şehirde herkes mültecidir desek yeridir. Suriye’de Zalim Esad'ın zulmünden tutun, Osmanlı ya da Cumhuriyet döneminde doğudaki isyanlardan dolayı sürülen vatandaşlardan, Orta Asya'dan kıtlık ve savaşlardan kaçıp gelen Türklerden, Yavuz döneminde Şah İsmail'e bağlı olup ormanlarda yüzyıllarca saklanan tahtacılardan, Suriye'de Nuseyriye dağlarında asırlarca korkarak yaşayıp buraya göç eden fellahlardan, doğuda köyleri yakılan hatta hatta Saddam'ın zulmünden kaçan Kürtlerden, kan davasından kaçıp gelen Zazalar'dan velhasıl her kesimden mültecinin izleriyle karşılaşırsınız.

Kendisini toprağın ve yeryüzünün sahibi zanneden, nefsini ilahlaştıran, fıtratı bozulmuş, ahlaksızlıklarından dolayı toplumda en çok varlıkları hissedilen bu azgın tipler mazlum, sahipsiz, devletsiz tüm mültecilere zulmeder, onlar aleyhinde her türlü yalan ve iftiralarla toplumda kaos oluşturmaya çalışırlar. Döverler, söverler, ucuz işçi olarak çalıştırırlar, namuslarına göz dikerler. Hayvanların yaşamayacağı barakalarını fahiş fiyata kiraya verirler. Denizde evladı boğulan mülteci annenin acısıyla alay ederler. Seslenemez mülteci, sessizce çığlığını içinde atar, şikâyet edemez kimseyi kimseye.

Allah'ın tüm insanlık için yarattığı Mersin sahilinde ayağını suya daldırsa ya da Tarsus barajının akmayan suyuna elini soksa; "Hain satılmış, savaştan kaçtı, ülkesini sattı, utanmadan zevk sefa içinde yaşıyorlar" diye laf ederler. Bir torpilin sesinden rahatsız olup evinden çıkmayan bu korkak kişiliksiz tipler empati yapıp, mahalleleri yok eden ölüm saçan uçaklardan kaçan insanların çektiği travmaları düşünmezler. Yazımızı son olarak bir ayet ve hadis-i şerifle bitirelim: “Andolsun ki insanı en güzel şekilde yarattık. Sonra da onu aşağıların aşağısına çevirdik.” (Tin, 95/4-5.) "Mazlumun bedduasından sakın. Çünkü onunla Allah arasında perde yoktur.”(Buhari, Zekat 63)

EBUBEKİR ATASOY