Bismillahirrahmanirrahim.

Bir ney sesi derinliğindeki çığlıkla dünyaya gelir insan. Nefes almaya çalıştığı andır hayatla ilk karşılaşması. Zahmetli ve bir o kadar da ağlamaklı çıkar o ses. Anne karnındaki o rahatlığı bırakır, dünyanın çeşitli meşakkatleriyle dolu atmosferine ayak basar. Bir misafir gibi karşılanır. Kutlu misafir... Bu kutlu misafiri ağırlayacak ev sahibi de verir Allah (C.C.). O ev sahibinin ilki, onu önce karnında ve bir ömür boyu kalbinde taşıyan anne; ikincisi de ona her koşulda arka çıkacak, ondan sevgisini esirgemeyecek babadır.

İnsanın yaratıldığı öz olan alak kelimesine manevi yönüyle baktığımızda anlarız ki, her şeyin özü sevgi ve ilgidir. Sevgi ve ilgi, ebeveyn-çocuk ilişkisinde doruk noktasına ulaşır. Çünkü çocukluk yıllarında ebeveynle (özellikle anneyle) öyle bir etkileşime girer ki çocuk; yaşamının daha sonralarında bu ilgiyi hiç kimseden bu kalitede bulamayacaktır. Anne-baba ilgisi tabiri caizse bir Anzer balı hüviyetinde olur çocuk için. Koruyucu, sağlıklı, organik bağlarla bağlanırlar birbirlerine çünkü. Çünkü o sevginin içinde, Allah’ın o saf bedenin içine yüklediği yüce ruha saygı söz konusudur.

Ve o çocuk büyür, okul yaşına gelir. Fakat dikkat edersek anne babada bir alışma hali belirir. Günün doğuşundan,  rengârenk çiçeklerin açışına; kâinatın o müthiş intizamından nefes alışverişimize kadar nice mucizelere alıştığımız gibi, çocukların üzerimizdeki o mucizevi etkisini görememeye başlarız, alıştığımızdan dolayı. Oysa her bir dönemi ayrı bir mucize eseridir. Örneğin önce elini aktif bir şekilde kullanmayı öğrenir (2-5 yaş), sonra parmaklarını (5-7 yaş), bundan sonraları ise parmak uçlarındaki o ince kasları (7-11 yaş). Daha sonrasında eylemlerini kendi istediği gibi hayal edip hayata geçirme yeteneğine kavuşur (11-18 yaş). Ve sonra... Sonra hayatınızdan ayrılır. Hem de bir kuş gibi... Ne de küçüktü değil mi? Ne de tatlı bir acizliği vardı değil mi? Ne de sevilesi bir çaresizliği vardı değil mi? Ne de yalansız bir hayatı tattırmıştı öyle değil mi? Evet bir çocuk insan hayatına ne değerler katıyor...

İçinde bulunduğumuz haftada Mevlid-i şeriflerini andığımız Peygamber Efendimiz (SAV), çocuk eğitiminde anne babanın önemini “Her çocuk İslam fıtratı üzerine doğar. Sonra anne-babasının yetiştirmesiyle dinini seçer.” hadisiyle ifade eder. Buradaki mana şudur: Anne-babanın çocuklarının ruh ve zihin dünyasına etkileri çok kuvvetlidir. “Büyük güç, büyük sorumluluk gerektirir.” düsturuyla da hareket edecek olursak şu sonuca varmış oluruz: Anne-babanın çocuğunu “eğitme-terbiye etme” mesuliyeti vardır. Peki, nasıl bir eğitim?

Çocuğu ne amaçla ve ne şekilde eğitmeye çalışsanız (istisnalar hariç) o yönde bir eğilim gösterir. Ve biz... Biz mademki Allah-u Teâla’yı Rab, Hz. Muhammed’i (SAV) rehber, Kuran’ı kılavuz olarak görüyoruz... Öyleyse bize bir emanet olarak gelen çocuğu, Rabb-i Rahim’ine (C.C.) layık kul, Habib-i Zişan’a (SAV) layık ümmet eylemek için üzerine titrememiz gerekir. Zaten bundandır kitaplar karıştırışımız, bundandır sohbetler dinleyişimiz, bundandır büyüklerin o ulvi nasihatlerine kulak kesilişimiz. Yoksa her kitap üç aşağı beş yukarı aynı hakikatleri anlatır bize. Ancak büyüklerin “tekrar-ü ahsen, velev kene yüz seksen” vecizesinde olduğu gibi, hayati öneme sahip olan hususları mütemadiyen teftiş etmeli, bu konuda büyüklerin nasihatini öğütüp kusurlarımızı izale etmeliyiz.

Kendimizin, sorumlusu olduğumuz kişilerin iç âlemine yolculuk yapmamızı kolaylaştıran tılsımlı anahtarlara ihtiyacımız var. Zira gönül kapılarımız var, açılmayı bekleyen. Çocuklar ise saklı bir hazine… Cam parçasından da hassas bir kırılganlığın sahibi, can parçalarımız… Hem o hazinenin içindeki cevheri mücevhere çevirmeli, hem de kırmamalı. Sebat üzere kalmanın en zor hali, çocuklarla uğraşmaktır çünkü. İtiraf etmek gerekirse bir eğitimci ve baba olarak her zaman aynı hassasiyeti taşıyamıyorum. Kalbimin yumuşaklığını yitirdiğim anda bir Adem Güneş’in anlatıları, bir de pedagoji kitapları yetişiyor imdadıma. Açılmaz denilen kapılar, bir anahtar şıngırtısıyla açılıveriyor, bu kitapları okuduktan sonra.

Ebeveynlik ruhumuzun dinamizmini artıran ve bugün girizgahını yapacağımız bu kitaplardan birisi de, Şerife Tortop’un “Anne-Baba ve Eğitimcilere 9 Anahtar” eseridir. Üniversite öğrencisiyken, büyük bir aile seminerinin tanıtım bölümünü yazmak için, her biri ayrı bir öneme sahip eserin başlıklarından yararlanmıştım. Okumak ise bu zamana nasip oldu.

Kitap, 0-6 yaş dönemini ihtiva eden “Çiçeklerimiz Solmasın” kitabının bir devamı olarak yazılmış. Son dönem çocukluk evresi olan 6-12 yaş arası çocuk eğitimini sağlıklı beslenmeden ders başarısına, zeka tiplerinden yardımcı ev oyunlarına geniş yelpazeyi özetin özü şeklinde aktarıyor.

Yazar, güzel mesajlarla, eğitici öykülerle, örnek olaylarla, ayet ve hadis-i şeriflerle ilişkilendirdiği konuları, sade ve anlaşılır bir dille aktarıyor. Kitapta yazar, 9 anahtardan bahsediyor: Sevgi ve iletişim, sorumluluk ve özgüven, disiplin ve teknikleri, çocuk ve din, çevre ve arkadaş dünyası, yaş özellikleri ve zeka türleri, hedefe yönlendirme ve başarı, duygusal zeka, eğitime destek programları… Yazar, her biri altın değerinde öğütleri okurken kendi âlemimize yolculuk yapmamızı istiyor. Zira insan önce kendini düzeltmeli ki, çocuklara tesiri olsun.  

Mahiyetinden az biraz bahsettiğimiz bu eserden, gelecek bölümde (nasip olursa) muhtevasından istifade etmek ümidiyle…

Rabbim kitaptan ayırmasın!

 

Abdullah AYYILDIZ (Konuk yazar)