“Ey teslimiyet! Senin adın İslam’dır.” (Aliya)

“Dünyanın en uzun hüznü yağıyor,

Yorgun ve yenilmiş insanlığımızın üstüne.

Kar yağıyor ve sen gidiyorsun,

Ağlar gibi yürüyerek gidiyorsun,

Belki bulmağa gidiyorsun kaybettiğimiz

O insan ve tabiat çağını.(Erdem Beyazıt)”

Modernite karşısında ezilen insanın yeniden kendini keşfederek ayaklarının üstünde dikilmesi adına bir çok ses çıkmış ama pek azı bu denli sansasyonel bir etki bırakmıştı. Yeni hayatı doğayla barışık, adaletli, merhametli, özgürlükçü bir düzeyde dizayn etmenin alt zeminini oluşturmak adına bir çaba doğmuştu Bosna’nın bağrında. Evrensel düşüncenin ve Müslümanca bir aklın, bütün zamanlardan bağımsız derlendiği fikirleri önümüze sunan Aliya, bu eseriyle inanan insanın kendi inancına karşı olan güvenini sağlamlaştırmak ve dünyaya İslamiyet’in diriltici soluğunu üflemek adına bir çaba göstermişti. Gelin, çağın dişlileri arasında direnen insanlığın en gür sesli münadilerinden Bilge Lider’in Doğu Batı Arasında İslam eserinden istifade etmeye devam edelim!

Ruh ve madde ekseninde dini ve materyalist felsefeden azade üçüncü bir yol olarak İslam’ın durduğunu ve bu düalist cendereden kurtuluşun yegane formülünün İslam olduğunu deklare etmişti Aliya. Zira temizlik ve ibadeti birleştiren bir düaliteye sahip yegane hayat nizamıdır İslam. İslam, beden ile ruh, dünya ile ahiret arasında ahenkle duran, kanunları ve müesseseleriyle nizamını kaim eden bir çağrıdır. Ve bu çağrının en büyük unsuru ise Kur’an’dır. “Ne var ki Kur’an edebiyat değil, hayattır” sözüyle bir teori kitabından ziyade insanlığa yol gösteren, hayatın içinden bir kitap olarak görür Kur’an-ı Kerim’i.

İnsanı anlamak için onun nereden geldiğini sorgulamanın gerektiğini gören Aliya, yaradılışın Darwin ve Michelangelo perspektifinden bakarak bir üst irade tarafından mı yoksa evrim sonucu mu geliştiğini irdeler ve bunca büyük bir yaratımın bir tesadüf eseri olamayacağına hükmeder. İnsan ile hayvan arasındaki farka da değinen Aliya, farkın zekadan ziyade manevi bir farktan kaynaklandığını ve din, ahlak ve sanat tarafından ortaya konduğunu belirtir. Ahiret ile ilgili düşüncesi ise muazzamdır. “İnsan sadece bu dünyayla sınırlı ise, o zaman hiçbir şeyin ne mukaddesliğinden ne de pisliğinden bahsedilir.”

İnsana “arzın kurdu, semanın çocuğu” perspektifinden bakar Aliya. Buna göre evrimci yaklaşımın insanı hayvanın üst mertebesi olarak görmesiyle tabiat ve kültür arasındaki ilişkiyi yok ettiğini ifade eder. Eşitlik ve kardeşliğin ilahi bir membadan geldiğini ve bunun ancak Allah’ın yaratmasıyla kaim olabileceğini belirtir.

Aliya’ya göre insanı din, sanat ve ahlakın dışında tanımlayıp eşya düzeyine indiren her şey, insan dışıdır. Din olmadan insanın gerçekten mümkün olabileceğine inanmak zordur. İnsanı çevrenin ürünü olduğunu sayan anlayışlar, insanlığa en büyük kötülüğü yapmışlardır. Nazizm’in ve Stalinizm’in dehşet verici uygulamaları, insanı alet olarak gören materyalist anlayıştan kaynaklanır.

Dinin özgürleştirici misyonu olduğunu ama devletin çarkları arasında bir metaa dönüşünce bir zulüm aracına dönüşebileceğini belirten Aliya, “Din de, ihtilal de acılar ve ızdıraplar içinde doğar. İkisi de refah ve konfor içinde yok olup gider” vecizesiyle isabetli tespitini irad eder.

Aliya’ya göre ahlak ve din aynı şeyler değildir. Ancak din olmadan ahlak olamaz. Çünkü ahlak, dinin öbür halidir. Din, “nasıl inanmalı” sorusuna, ahlak ise “neye meyletmeli, nasıl hareket etmeli” sorularına cevap arar. Ahlaklı bir ateist olabilir ama ateizmin ahlakı olamaz. Zira bilim, ahlak üretemez. Çünkü güçlünün ayakta kaldığı mantaliteye sahip evrime dayanır. Oysa ahlak, güçsüzleri koruma erdemiyle mukimdir.

Aliya’ya göre uygarlık kadını kullanım objesi yaparak dişiliğini yüceltmiş, ancak insanlığın en yüksek ideali olan analık vasfını kölelik mefhumuyla küçük düşürerek kişiliğini yok etmiştir. Zira kapitalist nizamın ideali, çocuksuz anne-babalardır. Anne-baba-çocuk, dînî dünya anlayışına uygundur. Kreş-bakıcı ve huzurevi sarmalı ise emperyalist nizama…

Yahudilik dünyayı merkeze alan pozitivist ve materyalist kültürü temsil ederken Hristiyanlık ise yönünü semaya ve ukbaya çeviren, dünyadan el etek çeken idealist bir vaziyettedir. Hz. Muhammed, Hz. Musa-İsa (a.s) arasında bir yerde bulunur. Hz. Musa, İsrailoğulları’nın fitne fesadından yerde ikamet etmiş, Hz. İsa ise göğe çekilmiştir. İsra ve Miraç mucizesinden sonra gördüğü tüm nimetlere rağmen yine de yeryüzne inmiş; Ebu Cehillere, Ebu Leheblere tahammül etme pahasına yeryüzüne inmeyi seçmişti Efendimiz (SAV). Çünkü onun, yeryüzüne söyleyecek bir sözü vardı. Çünkü İslam, bir hayat nizamıydı.  Daha öncesinde Hira’dan inmeseydi, Hanif olarak kalacaktı. Bu geri dönüş, dahilî ile haricînin, mistik ile aklın, teoriyle pratiğin bir bileşimiydi. Zira İslam, mistik olarak başlayan ve siyasi bir devlete dönüşen ve gerçekler dünyasına damgasını vuran yeryüzü diniydi, gökyüzü dini değildi. Müslümanların da Hz. İsa’dan Hz. Muhammed’e (SAV) doğru hareket etmeleri icab eder. Aliya işte bu sebeple tasavvufun dünyadan el etek çekmesini, Hz. Muhammed’den (SAV) Hz. İsa’ya (a.s) dönüş olarak görür ve eleştirir.

İslam’ın düalist yaklaşımını ferdi ve içtimai yansımalarını nazara verir Aliya. Namaz ferdi, zekat içtimai; Hira ferdi, Mekke içtimaidir. Çünkü din, hem tabiata hem de topluma dönüktür. Medreselerdeki dini ve dünyevi ilimlerin beraber okutuluşu bu iki kutupluluğun farklı bir yansımasıdır.

İslam’da yasaklar, asli olarak dünyevi zararlarından dolayı önleme, koruma veya tazmin değil dinin temel felsefesiyle uyuşmadığından dolayı vardır. Örneğin domuz eti ve alkol, öncelikle Allah’ın haram kılmasından dolayı yasaktır, sağlığa zararı olmasından dolayı değil. Ama şu da unutulmamalı ki, Allah’ın yasakladığı her şeyde dünyevi yönüne yansıyan bir hali bulunmaktadır. Bir vecizeyle söyleyecek olursak: Hasattan maksat buğdaydır, saman kendinden gelir.

Saf din ve saf ütopya hayata uygulanmaya başladığında saflıklarını yitirmeye başlarlar. İslam, değişmeyen özüyle yeryüzüyle arayışın temsilidir. İslam teslimiyet dinidir. Teslimiyetin olmadığı yerde samimiyet yoktur. Allah'ın iradesine teslimiyet, insanların iradesine karşı bağımsızlık demektir. Bu Allah-insan insan-insan arasındaki bağı tayin eder. Her şeyin elimizde olmadığı kanaatine yani kadere iman edildiği vakit huzur bulur, sükuna erer, kederden emin oluruz. Netice Allah'ın elindedir zira.

Aliya bu ve daha fazla sözlerinin ispatını, yaşamıyla ve tutumuyla vermiştir. Katille mazlum olmak arasında mazlumiyeti seçmiş, intikam alabilecekken ve misilleme hakları varken “Kitaba uyacağız. Onlar bizim öğretmenlerimiz olamaz. Bizleri biz kılan erdemlerden ödün vererek kazandığımız bir savaş, kazanılmış savaş değildir. Unutmayın savaş, yenilince değil, düşmana benzeyince kaybedilir.” Sözleriyle ve Avrupa’nın göbeğinde büyükçe bir soykırımdan geçmesine rağmen bir tek yüz kızartıcı bir durumla karşılaşmadan klas duruşuyla kaim olmuş ve düşmanını dahi utandırmıştır. Ve evet, kaybetse dahi kazanan, o ve Bosna olmuştur. Zira onun en büyük öğretisini özetleyen söz buydu:

“Gökyüzünün öğrencisi olmadan, yeryüzünün öğretmeni olamazsınız.” 

“Hayat bir mefhum olduğu kadar, bir mucizedir de” sözüyle betimlediği ve büyük bir bilgi birikimini bizlerle paylaştığı, entelektüel hazineye muhatap olmak, onur verici. Kitabı okumuş, analizlerini yapmış, evire çevire tekrar okumuş ilgililerin dahi her okuyuşta farklı bir yönünü keşfettiği ve her sözü bir aforizma olan bu kitaptan elde ettiğimiz (ve belki de yanlış da olsa) izlenimimiz bunlar. Uğruna kitaplar yazılası, tefekkür edilesi bu büyük ummanın içine dalmanızı ve muhakkak elinizde kalem, not almanızı, anlamadıysanız internette var olan kitap tahlillerini dikkatle takip etmenizi tavsiye ediyor, sizleri Allah’a emanet ediyorum.

Rabbim kitaptan ayırmasın!

Abdullah Ayyıldız