Kurumlar ihtiyaca binaen teşekkül eder. Siyaset, hukuk, eğitim, ekonomi, aile vb. kurumlar… Böylesi kurumlar kendi değerlerini oluştururken aynı zamanda kendi kriterlerini de belirler. Sosyal yapının bir parçası olan bireyler bu değerleri ve kriterleri içselleştirip davranışa dönüştürdüklerinde hedeflerine daha rahat kavuşacaklardır.

Değerleri benimseyip kendisi de değerlenen birey, büyüklerin tecrübesini referans alıp büyüklerin sunduğu programa riayet ederse hayatın çoğu aşamasında rahat edeceği gibi moral ve motivasyon açısından çok daha sağlık bulacaktır. Yok, kendi başına buyruk olup tecrübeyi dikkate almayıp her şeyi ben bilirim felsefesinden hareket ederse hayatın çoğu aşamasında en küçük engele takılarak kendini üzecektir.

Tecrübenin dikkate alınması gereken konulardan biri eğitim kurumlarıdır. Eğitimi irdeleyip derinlemesine incelediğimizde eğitim kurumlarının genel başarı ve mutluluk grafiğinin aşağıya doğru hareket ettiğine şahit oluruz.

Neden eğitim bu halde ya da çalışanlar mutlu değil?

Konuyu araştırıp verileri merkeze koyup çıkarım yaptığımızda sistemsel faktörlerden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Geleneği sıfırlayıp bir anda öğrenci merkezli bir yaklaşımı uygulanmaya çalışmak maalesef böyle bir tabloyu ortaya çıkarmıştır. Birçok Avrupa ülkesi bu konuda geleneği bırakmayıp yeni anlayışı da geleneğin içinde eriterek eğitim vermeye çalışırken bizim tamamen geleneği sıfır görmemiz bir faciadır. Bu anlayışın sonuçlarından biri öğrenci merkezli bir anlayış ya da ataerkil bir yapıdan çocuk erkil bir yapıya geçilmesi.

Konuyu biraz daha açarsak geleneksel eğitim anlayışında öğretmenin bir yeri, değeri, saygınlığı vardı. Öğrenci hangi şekilde oturacağını, giyimine kuşamına nasıl dikkat edeceğini bilirdi. Ses tonunu nasıl ayarlanması gerektiğini terbiye süresinden kesitler sunularak telkin edilirdi. Öğrenci öğretmenin sevgisini kazanmak için her türlü gayreti sarf ederdi.

Fakat bugün sadece çocukların mutluluğu ve öğrencilerin mutluluğu düşünülerek öğretene saygının gösterilmediğini görüyoruz. Öğrencinin kalma gibi bir derdinin olmadığını da düşündüğümüzde vay öğretmenlerin haline. Büyüklerin küçük, küçüklerin büyük sadece çocukların mutluluğu gibi anlayış eğitimi ciddi etkilediği gibi toplumun temel öğelerini zedelediği gibi dinamiklerini de uzun vadede yok eder.

Köklü kültüre sahip bir anlayışın başarısı kendi kültürünü yaşamasından geçer. Her şey sadece ders değildir, olmaması gerekir. “Hocam ben dersimi anlattım, konularımı bitirdim, yazılımı yaptım performans ölçeğimi doldurdum, karneyle ilgili görüşümü yazdım müfettişler  gelirse sıkıntı yok her şey tamam.’’ denildiğinde gerçekten her şey tamam mı oluyor.

Aslında yaklaşım şu olmalı: Hazırladığım çizelgeden çok kaç öğrencinin gönül teline dokunabildim, kaç öğrenciye ahlaki değerleri hatırlatıp yaratanın emir ve yasaklarını dile getirdim. Müslüman bir ülkenin Müslüman bir ilinde görev yaptığım okulda kaç kişinin namaz kılmasına vesile olabildim. Millet yoga meditasyon yaptırtabiliyorken ben nelere yardımcı olabildim. Kaç öğrenciyle ilgilenip iftar yemeği verebildim. Kaç öğrencimle cumaya ya da teravihe gidebildim.

Hangi yardım kuruluşuna yardımcı oldum. Kaç öğrenciyle fakirleri gözetip gereken duyarlılığı gösterdim. Eğer insanlar “Dört Halife’yi sayamıyorsa dindar bir nesil, Peygamber bir ayette şöyle diyor.” diyebiliyorsa din kültürü ve değerler dersinde öğrenci öğretmeni takmıyorsa gerçekten duyarlı ailelere ve bireylere ihtiyaç vardır. Bu konuda başta nefsim ve toplumdaki sağlıklı bireylere iş düşmektedir. Lütfen tecrübemizi her alana yansıtarak bazı güzelliklere vesile olalım.

Selam ve dua ile...