Bismillahirrahmanirrahim.

İnsan, bugünden yarınları tasarlama gayesi taşır. Bu gayeye erişmek adına çeşitli planlar kurar, tedbirler alır. Özellikle kriz zamanlarında bu tasarımın tasaya dönüştüğüne de şahitlik ederiz. Hele hele global bir krizse yaşanan, toplumsal bir akıl tutulmasıdır göreceğimiz. Haklılık payı vardır bir yönüyle. Çünkü bugün 3 liraya aldığını, yarın 10 liraya bile alamama, hatta o ürünü hiç bulamama ihtimalidir, onu bu hırsa iten. İaşeyi temin dürtüsü, stokçuluğa, stokçuluk ise ihtiyaçtan fazlasının atılmasına sebep olacağı için katmerli bir israfa sebebiyet verir.  Bu hırsın arka planında ise beka tevehhümü bizleri karşılar. Tevehhüm diyorum, çünkü içinde yaşadığımız dünya bile gelip geçici... Ervah-ı ezelden dar-ı ukbaya geçmek için yapılmış bu “dünya” adlı köprüde, kalmak için bina kurma tevehhümüdür, bizi gayemizden alıkoyan. İktisadın ehemmiyeti, işte bu gailenin çözümünde kendini belli ettirir. Geçen yazımızda Üstâd Bediüzzaman Said Nursî’nin İktisat Risalesi eserinde 7 nüktede anlatılan bu hakikatlerin genel çerçevesini çizip ilk üç nükteye değinmiştik. Kaldığımız yerden devam edelim.

Üstâd, dördüncü nüktede iktisat edenin ailece maişet belası çekmeyeceğini beyan eder. Bizler “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki onun rızkını vermek Allah’a (cc) ait olmasın.” (Hud, 6) ayetine iman ederiz. Çünkü Üstâd’ın da ifadesiyle biliriz ki rızık ikidir. Birincisi, hakiki rızıktır ki, beşer tarafından engellenmezse taahhüt altındadır. İkincisi mecazi rızıktır ki sûnidir, görenek ve beğenilme belasıyla, karşılığında bazen el ayak öpmeye, dilenciliğe, mukaddesatını feda etmeye dahi götürür. Bunun dermanı ise zor zamanda azla iktifa etmektir. Selman-ı Farisi’nin (ra) “Yükü az olan kurtuldu!” müjdesine nail olmak da var işin içinde. Burada Üstâdın hayatına dair bir ayrıntı sunalım. Üstâd’ın maişetini karşıladığı para, Dar-ul Hikmet-il İslamiye’deki öğretmenliğinden kalan bereketli paradır aslında. O paranın kanaatiyle iaşesini temin eder. Hem o da Selman-ı Farisi (ra) misal hayatını bir küfeye sığdırabilmiş bir insan olduğu için iktisadın rahatına ermiştir. Kısacası, vazettiği hayatın dışında değil, bilhakika merkezindedir Üstâd.

Üstâd bu nüktenin başında ve sonunda iki olay anlatır. Birincisinde kendisine zekât teklif edenlerin bu yasaya muhalif yaşamalarından dolayı bir vakit sonra zekat verilecek bir hale girmesini anlatır. İkinci hikâyesinde ise geven taşımayı, cömertliğiyle ünlü Hâtem-i Tâî’nin davetine tercih eden adamın istiğnasını anlatır. O istiğna, Hâtem-i Tâî’nin takdirini alır. Bu iki misal, Nesîmî’nin “Rızkımı veren Hûda’dır, kula minnet eylemem!” vecizesiyle vücut bulur.

Üstâd, beşinci ve altıncı nüktede meselelerin zâhirî ve bâtıni hallerinin farklı olabileceğini iki farklı olayla anlatır. Kendisine ikram edilen balı arkadaşlarına hediye eder ama arkadaşları bu balı kısa sürede birbirlerine ikram ederek israf ederler. Bal hadisesinde asli itibariyle güzel bir haslet olan cömertliğin israfa sebebiyet verebileceğini vaz eder. Dost meclislerinde yaptığımız tebzire, saçıp savurmaya dikkat çeker. İsraf, isabetsiz sarftır zira. Bu misal bizlere  İsra Suresi 9. ayette belirtilen “Eli sıkı olma, ölçüsüzce eli açık da olma; sonra kınanacak, kendi kendine hayıflanacak duruma düşersin!” düsturunu hatırlatır. İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin, bu sırra dair “Hayırda israf, israfta hayır yoktur.” vecizesiyle meseleyi hülasa eder. Ramazan ayında mükellef iftar sofralarının “israf” sofralarına dönüşmemesi için bu düstura ihtiyacımız var.

İkinci örnekte, birincisine muhalif gibi görünen ama aslında tamamlayıcı olan bir misalle karşı karşıyayız. Hz. Abdullah bin Ömer (ra) pazarda birkaç kuruş için ciddi bir pazarlığa girişir. Evinin önünde ise fakirlere birer altın verir. Onu takip edip bu hale şaşıran kişiye: “Çarşıdaki vaziyet iktisattan, hanemdeki vaziyet fakire şefkattendir. Ne o cimriliktir, ne de bu israftır.” der. Evet, vakar kibirle, tevazu zilletle sûreten nasıl benzer, ama asli itibariyle zıtsa, bu da böyledir.

Yedinci nüktede hırsın 3 vechesine, diğer bölümlerin özeti şeklinde değinir Üstâd. Birinci netice, kanaatsizliktir. Kanaatsizlik, kişiyi her daim şikayete iter. Şikayet şevki kırmaya, şevkin kırılması tembelliğe, tembellik gayr-ı meşru işlere, onlar da kişinin haysiyetini kaybetmesine sebep olur.

İkinci netice, zarara uğrama ve başarısızlıktır. Muhtaçların nimete sorunsuzca ve kolayca ulaşmasına karşılık, hırs sahiplerinin koşturmasına rağmen nimetin güzeline erişememesi çok acayip gelebilir ama doğal olarak da bu hakikat böyledir. Yaradılışça zayıfların nimete erişmede sorun yaşamamasına rağmen güçlülerin fazla efor harcayarak daha az kalitelisiyle karşılaştığı da bir hakikattir. Semiz balıkların istiğnası, aç maymunlardan daha çok nimetlenmesine vesile olmuştur zira. Yeryüzünün en akıllı kavimlerinden olan Yahudilerin hırs ve faizle, zillet ve sefaletle rızıklarını temin etmesine mukabil en kudretsiz Bedevilerin kanaatle zenginleşmeleri, Üstâd’ın şu veciz tespitiyle nihayetlenir: “Helal rızık, acz ve fakra göre gelir, iktidara göre değil. Hem çocukların iktidarı arttıkça rızkı azalır, uzaklaşır, sakilleşir.”

Hırsın üçüncü neticesi, daha öncesinde İhlas Risalesi’nde de belirttiğimiz gibi ihlası kırar, uhrevi amellerimizi zedeler. Hırsın olduğu yerde Hakk’ın (cc) değil, halkın teveccühü öncelenir. Bu da riyaya sebep olur. Riya ise elması cama, altını taşa çevirir. Hem izzeti kırar, hem de dilencilik yolunu gösterir.

Üstâd, bir meseleyle konuyu kapatıyor. Bir kış günü geçtiği beldeyle ilgili bilgi alan Üstâd, müftüden ahalinin fakir olduğunu duyar. Uzun yıllar o beldeye acır, dua eder. Yıllar sonra gelip o beldenin mahsulünü görünce şaşırır. Aslında çok zengin olması gereken bu beldenin fakirliğinin iktisatsizlik ve zekata ehemmiyet vermemekten kaynaklandığını da anlar.

Taşa tohum atsak taşın bile yeşereceği bu cennet vatanda, insanların en önemli gündem maddesinin açlık, temel yaşam maddesinin ithal edilmesinden mütevellit enflasyonlar, zekâtın hakkının verilmemesinden dolayı oluşan sosyal adaletsizlik, hazıra konmalar, tüketim kültürü, hep daha fazlasına erişmek için yapılan hak ihlalleri, işe fesat karıştırma gibi sebeplerle oluşan kalitesizlik, rüşvet ve adam kayırmadan gelen liyakatsizlik olduğunu görürüz. Peki meseleye hiç iktisat nazarıyla baktık mı acaba?

Matematiğin yanılabileceğini, helal 3 lokmanın haram 5 lokmadan büyük olduğunu çocuklarımıza ve dahi kendimize anlatabiliyor muyuz? Yoksa “Gelsin de nereden gelirse gelsin” diyerek yetim malına tevessül edenlerin, helali harama karıştıranların, süte su, tohuma hormon katanların, karnına ateş doldurduğunun bilincinde miyiz? Azla iktifa etmenin, aza muhtaç olmanın asıl zenginlik olduğunu ne zaman algılayacağız?

Ne zaman algılarız bilmem ancak, arada sırada kendimize çeki düzen vermek için İktisat Risalesi’nin teşhis ve tedavilerine ihtiyacımız olduğunu bilirim.  Rabbim memleketimize, alem-i İslam’a ve dahi dünyamıza selamet versin. Bizleri, Kitabından ayırmasın!

Selam ve dua ile...

Abdullah AYYILDIZ