Lise yıllarımın yaz aylarını çalışarak geçirdim. Darbenin olduğunda ise Mersin`in Mut ilçesinde çalışıyordum. Bizim de işimize son verildi ve evimize doğru yola çıktık. Yollarda askerlerin oluşturduğu kontrol noktaları vardı.

Darbe öncesinin artık sıradanlaşmış ve kanıksanmış haberi, gruplar arası çatışmalar ve ölümlerdi. Hatırladığım kadarıyla çatışmasız ve hatta ölümsüz geçen bir haber yoktu neredeyse. Haberlerin önemi ölenlerin sayısı ile ölçülüyordu.

Biz de henüz ortaokul ve lise öğrencisi olmamıza ve Kâhta gibi o zamanlar küçük olan bir ilçede yaşıyor olmamıza rağmen birçok kavgaya şahit olmuştuk.

Darbe ile birlikte ölüm ve kavga haberleri tümden son buldu ve bunun yerini darbeci Kenan Evren`in demeçleri, görüntüleri ve tutuklananlarla ilgili haberler başladı.

Daha sonra darbenin ABD onaylı olduğunu öğrenecektik. Kimden mi öğrendik? Tabii ki, Amerikalılardan. O yetkilinin darbeciler için sarf ettiği, “bizim çocuklar başardı” sözü de böylece darbe literatürümüze girmiş oldu. Toplumu kamplara bölüp birbirine öldürtenler, darbeden sonra da boş durmadılar. Kana doymadılar. Bu kez de yakaladıklarını idam sehpalarına götürdüler. Ama bunu yaparken birbirine düşman kıldıkları kesimlere adil (!) davranıyorlardı. Katil Evren`in deyimiyle, “bir sağdan, bir soldan” asıyorlardı.

Ama nedense o zamanki Türkiye toplumu ve daha sonra gelen hükümetler dahi, ne darbenin kendisini ve ne de ABD`nin darbedeki rolünü hiç mi hiç dert edinmediler. Sorgulamadılar. Sorgulayanlar da azınlıkta kaldı. Bizim de yaşımız ilerledikçe ve okuyup araştırdıkça, Amerika`nın Türkiye`deki gücünü ve Türkiye üzerindeki etkisini daha net görmeye başladık. Bazıları hala görmemiş olsalar ve görmemekte diretseler dahi, biz ta o zamanlar Türkiye`nin diğer müstemleke ülkelerden pek de bir farkının olmadığını kavradık. Örneğin, bir Suudi Arabistan ne idiyse, Türkiye de öyle idi. Şekli farkların, yani birinde kral ve diğerinde cumhurbaşkanı olmasının hiçbir önemi yoktu. Çünkü son tahlilde nihai karar milletin değil, onlarındı, Amerikalılarındı. Ve yine gördük ki, Türkiye her ne kadar bir NATO üyesi ise dahi, başından beri diğer ülkelerin hepsi bir taraftadır ve Türkiye de diğer tarafta… NATO üyesi olmak diğer NATO üyeleriyle eşit olmak şeklinde değerlendirilmemiştir.

Onur kırıcıdır, ama Türkiye`ye her zaman müstemleke ülke muamelesi yapmışlardır. Bu politikalarından zerre kadar sapmadıklarının en son örneği ise, 15 Temmuz 2016`da FETÖ üzerinden başvurulan işgal girişimi ve son aylarda da ekonomik saldırı.

Bize yönelik bu vahşi saldırıların hepsinde ABD`nin olduğu gün gibi ortada olmasına ve hatta son işgal girişiminin elebaşını sergerdeleriyle birlikte korumasına almış olmasına rağmen bizim toplum olarak ve dahi hükümet olarak ABD`ye karşı vakur bir duruşumuz var mı? Maalesef Hayır!

Vakur bir duruş sergileyemeyişimizin nedeni gücümüzü aştığından mı, yoksa sömürge bir zihne sahip oluşumuzdan mı?

Benim vardığım sonuç, sadece ülke olarak değil, zihnen de sömürgeleştirildiğimizden dolayıdır ki, on binlerce insanımızın ölümünde ve ülkemizin bu kadar geri kalmasında doğrudan payı olan ve hala elinden gelen her düşmanlığı yapmaktan geri kalmayan Amerika`ya karşı vakur bir duruş ve onurlu bir politika geliştiremiyoruz.

Türkiye`nin rejimi de eğitim sistemi de toplumun zihnini sömürgeci düşüncelerle iğfal etme üzerine kuruludur. Dolayısıyla bu rejimle ve bu eğitim sistemi ile hesaplaşmadığımız sürece darbelerden emin olamayacağımızı da bilmeliyiz.

Eğer yeni darbeler yaşamak istemiyorsak ve olası her türlü darbenin de üstesinden gelmek istiyorsak, yapmamız gereken şey, içimizdeki Amerika`dan kurtulmak, içimizi ve içerimizi Amerika`dan arındırmaktır.