Milliyetçilik, Batı’da, bir ideoloji formatına büründü. Batı dışındaki dünyada ise milliyetçilik ya Batı karşıtı olarak ya da Batı’nın eliyle gelişti.

Dolayısıyla Batı dışındaki dünyada milliyetçilik ana hatları ile ikiye ayrılmıştır: Sömürge karşıtı milliyetçilik ve sömürgeyi kolaylaştırıcı milliyetçilik. Ki bu ikincisine “müstemleke milliyetçiliği” de denmiştir.

Bu çerçevede her milliyetçi, “vatanını, milletini seven kişi” değildir; milliyetçilerin bir kısmı bilerek veya bilmeyerek aslında vatanı, milleti aleyhindeki gelişmelerin bir parçasıdır. Sömürge milliyetçileri, işte bu ikinci sınıf içinde yer alırlar.

Sömürge karşıtı milliyetçiler, bir dönem Hint kıtasında olduğu gibi mümkün oldukça bütünleşmekten yana iken sömürge milliyetçileri, ülkeyi içeride parçalayacak, dışarıda ise sömürge karşıtı komşularından soyutlayacak fikir ve eylemlerde bulunurlar. Sömürge karşıtı dayanışmanın oluşmasının önünde en önemli engeli teşkil ederler.

Türkiye’de sömürge milliyetçiliği, daha Osmanlı günlerinde Mason localarında ve Yahudi kuruluşlarının desteği altında gelişti.

1900’lı yılların başında İstanbul’un en güçlü akımıydı sömürge milliyetçiliği… O milliyetçiliğe Beyoğlu’ndaki azınlık meyhanelerinde ya da Fransız-İngiliz lobilerine kapılan sözde aydınlar durmadan Arap düşmanlığı yapardı. Tam da Araplara sahip çıkılması gereken bir süreçte… Devleti yönetme makamında olanlar, her nasılsa adeta reayaları küçülsün diye uğraşırdı. Nereden öğrenmişlerdi bu milliyetçiliği? Okudukları azınlık okullarında ya da Paris ve Londra’da… Oraya kadar uzanmamışlarsa İstanbul’un Mason locaları ve meyhanelerinde… Yarı sarhoş bu ahmak grubu Arapları ittikçe Araplar, İngiliz ve Fransızlara sığındılar…

Bu çok da zor olmadı… Zira İstanbul’daki çalışmalara paralel olarak Şam, Kahire ve Bağdat’ta da İngiliz, Fransız ajanları harıl harıl çalışıyor ve durmadan Türkleri kötülüyorlardı. Araplara “Türkler, sizin en büyük düşmanınız!” diyorlardı. Kanıt diye de yine kendi paraları ile çıkan İstanbul basınını gösteriyorlardı.

Kahredici bir oyun ve ne yazık ki Müslümanların çocukları, bu oyunun bir piyonuna dönüşmüşlerdi.

Bu milliyetçiliği üretip destekleyenlerin en önemli hedefi, Osmanlı’yı öncelikle Arap-İslam dünyasından uzaklaştırarak zengin petrol kaynaklarına sahip Arap Yarımadası’nın geleceğini tamamen İngiliz-Fransız ortaklığına bırakmaktı.

O sömürge milliyetçiliği, hedefine I. Dünya Savaşı ile ulaştı. İslam dünyası paramparça edildi. Netice mi? Osmanlı’dan koparak zenginleşme hayali kuran Arapların çok azı muradına erdi. Arapların Osmanlı’dan kopması durumunda Türkiye’nin uçacağı hikâyesini uyduranlar ise halkı aldatmakla kaldı.

Ne var ki o hikâyeleri uyduranlar, bu hâli görmelerine rağmen durmadılar; Cumhuriyet yılları boyunca dış güçler hesabına Türkiye’de Arap karşıtlığını beslediler.

Sonra aynı çevre, içeride Türk-Kürt düşmanlığı üretimine yöneldi. ABD’nin desteklediği 12 Eylül darbesi ve ardında iki on yılı aşan şiddetli işkenceler ve aynı süreçte yine Batı’nın desteklediği PKK’nin ortaya çıkışı sömürge milliyetçiliği için daha da geniş bir zemin oluşturdu.

Bu tarz milliyetçi yaklaşım, iç huzurunu sağlayarak büyümek, gelişmek ve en azından etki alanı açısından genişlemek isteyen Türkiye’nin elini kolunu bağladı.

Son dönemde Türkiye, Arap Yarımadası’na yeniden açılmak istiyor. ABD ve israil’in başını çektiği güçler ise bundan rahatsızlık duyuyor. Söz konusu çevre de bu cepheyle uyum içinde Türkiye’nin Arap Yarımadası’na açılmasını engelleyecek söylemler geliştiriyor.

Vakanın can alıcı yanı ise, Arap kıtasında da benzer bir milliyetçiliğin canlandırılmasıdır. O coğrafyada da Türkiye’nin Arap ülkelerinin bağımsızlığını yok sayarak Osmanlı günlerinde olduğu gibi tüm Arap kıtasına hükmetmeyi bir strateji hâline getirdiğine dair bir fikir yaydırılıyor. Türkiye’de ise Arapların her yanı ele geçirdiğine dair bir hava oluşturuluyor.

Türkiye’de sömürge milliyetçisi çevrelerin basınlarının kullandığı dil ile Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve Mısır basınının kullandığı dil hemen hemen aynı… Birinde Arap karşıtlığı var, diğerinde Türkiye karşıtlığı…

Sarsıcı olan ise Türkiye’den ve Arap kıtasından bu düşmanlığı besleyen iki çevrenin aynı zamanda fiili dayanışma içinde olmasıdır.

Adamlar, hem düşmanlığı kışkırtıyor hem birbirlerine sahip çıkıyorlar. Düşünmek bile ağır geliyor? Suriyeliler üzerinden aslında “Araplar Arabistan’a!” diyen eski bir milletvekilinin içinde yer aldığı cephe, “Türkiye buraları istila edecek” diyen Birleşik Arap Emirlikleri tarafından fiilen ve açıkça destekleniyor. Örneğin İstanbul seçimlerinde Sinan Oğan ve Ümit Özdağ’ın tercihiyle el-Arabiya’nın tercihi aynıydı. Ama el-Arabiya, Türkiye, Arabistan’ı istila edecek propagandası yaparken söz konusu isimler de Suriyeliler üzerinden Arpların Türkiye’yi işgal ettiği havası oluşturuyorlar. Sonuçta Türkiye yalnızlaşırken Arabistan kıtası da ABD-israil ittifakına terk ediliyor.   

Öte yandan düşmanlığı kışkırtan her iki taraf da Filistinlilere karşı israil’in yanında… İsrail de onların yanında… Anlaşılır bir ifadeyle bu cephe Türkiye’de israil’i desteklediği gibi israil de onları destekliyor. Yine Birleşik Arap Emirlikleri’nde bu cephe israil’i desteklediği gibi israil de orada onları destekliyor.

Milliyetçilik, aklı yiyen bir romantizmmiş… Yoksa insan hiç mi, düşünmez… Bu çirkin oyunu hiç mi görmez?

Aktörleri dışarıdan olan bu oyun, kime yarayacak? 1908’den sonra kime yaradıysa yine onlara yarayacak… Bundan o gün kim kârlı çıktıysa yine onlar kârlı çıkacak…  

Biraz olsun ders almak mümkün değil mi?

Bu öyle bir hâl ki mankurtlaşma kelimesi bile bunu ifade etmekte yetersiz kalıyor.