Siyasette dürüstlük yeni bir sorun değildir. Geçmişten bu yana, sözünde durmayan siyasetçiler olmuştur.

Bunun için yakın yıllara kadar “seçim vaadi gibi” neredeyse deyimleşmiş bir ifademiz vardı. Siyasetçiler, seçim öncesinde her sorunu ciddiyetle dinler, bol vaatlerde bulunur, seçim sonrasında başka bir moda girer, o vaatlerin tekini bile duymak istemezlerdi.

Takımlara küme atlatma sözü verenler… Siverek misali ilçeleri il yapacağım diye yemin edenler… ‘Şimdiden hayırlı olsun’ derler, halkta umut oluşturur, “iş başına gelince” bir dahaki seçime kadar oralı bile olmazlardı.

İstanbul seçimlerinde hem bunu hem bundan da farklı bir durum yaşıyoruz. Adaylardan biri, bir mevzuda hakikatin hilafına söz söylüyor, oluşturulmak istenen algıya katkı verecek bir ifadede bulunuyor. O ifade anında yalanlanınca kem küm edip yanılmış numarası yapıyor.

Zannedilenin aksine bu söz konusu adayın salt şahsiyeti ile ilgili bir durum değildir ki bazı meseleleri şahsileştirmek hikmeti ortadan kaldırır.

Yaşadığımız, tüm İslam dünyasında uygulanan programın sadece Türkiye ayağıdır.

Ta önceki yüzyılın başlarından itibaren İslamî kesimlere yönelik yalan haber uydurmak, iletişim kanallarını ellerinde bulunduranların malum bir yöntemiydi.  

O dönemde, halkın bilgi kaynakları ile ilişkisinin zayıf olmasından yararlanılarak İslamî kesimler hakkında algı oluşturulurdu.

İletişim imkânlarının azlığı ve belli bir kesimin tekelinde olması, o dönemin yapılarına yalan üzerinden algı üretme imkanı veriyordu.  

Bir zamanlar PKK, Diyarbakır, Batman, Mardin gibi şehirlerde BBC’nin ve merkez medyanın da desteğiyle bu yol üzere İslamî kesimleri yıpratmıştı.

Ki hâlâ o gün üretilen efsane yalanlara inananlar ya da kendilerini bilerek inandıranlar az değildir.

Karşı karşıya olduğumuz durum, bunun güncelleştirilmiş hâlidir. Dünün bilgi sınırlılığı üzerine kurulu algı programı, bugünün sosyal medya çağında köksüz bilgi çokluğu gerçekliği içinde yenilenerek icra ediliyor.

Ve dün daha çok basın üzerinden yürütülen programa bugün Suudi Arabistan, Mısır, BAE, Sudan, Bangladeş gibi ülkelerde bizzat siyasetçiler öncülük ediyor.

Toplumun önemli bir kesimi, köksüz bilgi çokluğu dalgası altında sosyal medyanın oluşturduğu bilgi ortamı ile yetiniyor.

Bu ortamda bilginin arka planı ve doğruluğu değil, çok kişi tarafından aynı anda ifade edilmesi önemseniyor.

Bunun bir köşe yazısını aşan sosyoloji üretimi ve demokrasi ile de bağı vardır. Toplum burada hakem konumuna çıkarılıyor. Ama aslında toplumun kendisi de bizzat üretiliyor. Dolayısıyla güç sahipleri kendi ürettiklerini bizzat hakem konumuna çıkarıyorlar. Sıradan insan ise öğretilen demokrasi zihniyeti altında çoğunluğu, doğrunun tespitinde esas alıyor.

Sıradan sosyal medya kullanıcısı, aynı haberi birden çok ve kasıtla farklı görünümler verilmiş hesaplardan okuyunca etkileniyor, bilginin arka planına bakmadan doğruluğuna inanıyor, bilgiyi paylaşıyor. Okuyucu, bilgiye bakmıyor, bilginin arka planıyla kafa yormuyor, bilgi ne kadar çok kişi tarafından söylenmişe bilgiye ona göre değer biçiyor, inanıyor ve o doğrultuda davranıyor.  

Bu kadar kolay mı dersiniz? Çağın anılan zihniyetinin yanına algı atmosferini de eklediğinizde her şey gayet kolay oluyor. Önce, genel bir atmosfer oluşturuluyor, örneğin dindarların samimi olmadığı gibi. Sonra bu atmosfere bir plan doğrultusunda bilgi ekleniyor. İşte o asla tutmayacak bilgi, o atmosferde, zehirli bir ot gibi hızla boy veriyor.

Yaşadığımız bir tür neofaşizmdir, bir neo Hitlerciliktir ki sol, propagandada daima faşisttir. Açıkçası tanıklık ettiğimiz bir yalancı siyasetçi örneği değildir, propaganda adı altında bir “yalan siyaseti”dir.

Meseleye buradan bakmazsak “Koca bir siyasetçi nasıl yalan söyler?” sorusuna cevap bulamayız.