Güneydoğu'nun ücra köylerinden biri olan küçük köyün kahvehanesi, yine tıklım tıklım doluydu.

Kahvehanenin bahçesinde, iskemlesinin üzerinde kibriyle oturan adamın biri, az ötede uçuşan kurumuş bir diken otunu göstererek yüksek sesle kahkaha atmaya başladı.

Öyle ki, kahkaha sesi orada bulunan herkesin dikkatini çekmişti.

Adam bir taraftan gülüyor bir taraftan da konuşmaya çalışıyordu:

Bu diken neyi hatırlattı biliyor musunuz?

Yıllar önce ıssız bir arazide adamın biriyle kavgaya tutuşmuştum. Kavga iyice kızışınca, hasmım olan adamı kıskıvrak yakaladım. Niyetim onu öldürmekti. Zaten ortada bizi gören kimsecikler de yoktu. Böylece onu öldürsem, şahitlik edecek kimse de olmazdı.

İşte o vakit öldüreceğim adam, az ötede uçuşan diken otunu göstererek, “beni haksız yere öldürüşünün şahidi bu uçuşan diken olsun!...” dedi.

Dikenden şahit mi olurmuş?

 “İşte bugün uçuşan diken bana o günü hatırlattı.” diyerek kahkaha atmaya devam etti.

Sonra birdenbire, kendine dönen garip bakışlar, adama bir tokat gibi iniverdi.

Sahi az önce ne yapmıştı? Eyvah! dedi...

Bir çırpıda uzun yıllar önce işlediği ve halâ faili bilinmeyen cinayeti kendi diliyle itiraf etmişti.

Ne garip! Kuru bir diken şahid olabiliyordu meğer...

Evet.. Kuru bir diken, ona taptaze bir şahitlik yaptırmaya yetmişti...

Öyle ya, tüm kainat, canlılar ve eşya dahi birer şahit değil mi? Bazen bir ânı, bir olayı ve bazen de kelimelerin anlatmakta kifayetsiz kalacağı yaşanmışlıkları...

Tıpkı, elma kokusunun Halepçe katliamını tek başına anlatmaya yettiği gibi...

Ya da bir fötr şapkanın, onca mazlumun haksız yere idamını ve koca bir kültür emperyalizmini, hatırlatmaya ve anlatmaya yetmesi gibi...

Ha keza 28 Şubat...

Unutmak mümkün mü?

O tarihte yapılan zulümleri, hukuksuzlukları, hakaretleri, baskıları, acımasızca işlenen cürümleri...

Tüm bunları unutmak elbette mümkün değil!

O günleri hatırlatacak o kadar çok şahit varken...

Sadece üç çift terlik bile anlatmaya yeter aslında...

Bir çift terlik ki, dönemin kolluk kuvvetlerinin (!) gece baskınlarıyla aile fertleri birer birer götürülen, bunun travmasından bir süre kurtulamayan, duyduğu her araba sesinde yeniden bir baskın endişesi yaşayan, 7 yaşındaki Caner’in ayağında... Yine bir araba sesi ve geldiler! geldiler!” çığlıklarıyla, ayağında koca adam terlikleriyle kaçmaya çalışan yavrunun ayağından oraya buraya fırlayan bir çift terlik...

Öteki terlik, hukuk dışı bir baskın ve insanlık dışı muamelelerin- anlayıştan, merhametten uzak nişanesi misali; adliyeye götürülürken ayakkabı giymesine dahi izin verilmeyen, vakur ve mazlum Beyza’nın ayağında...

Dönemin adalet mizansenine şahitlik edip, adliye koridorlarında, hakimin karşısında istihzayla  gülen, bir çift turuncu banyo terliği...

Son terlik sokak ortasında, sahipsiz kalmış; Ayşe’ye firakı, merakı, çaresizliği, acıyı anlatan terlik...

Ayşe’nin Cemal’inin terliği...

Adeta bir terlik hikâyesiyle betimlenen bitimsiz bir ıstırap!

Şimdi gelsin de unutturmaya çalışsın cümle alem!

Mümkün mü?

“Ne seni unutacak kadar

zaman geçecek,

ne de geçen zaman

seni unutmaya yetecek.

Seni unuturum sanma,

zaman; alışmayı öğretir,

unutmayı asla!...”

Kelimeler, cümleler, kalemler, konuşmalar şöyle dursun; 28 Şubat post -modern darbesini ve sürecini- zulüm, acı, mazlumiyetlerle yoğrulmuş, çocukları kocatan, kadınları ağlatan, erkekleri çaresiz bırakan o günleri anlatmaya üç çift terlik bile yeter...