Rabbimize, anne babamıza, dostlarımıza ve sevdiklerimize karşı ne kadar vefalıyız?

Rabbimiz bize, sayılamayacak kadar nimet vermiş. Bu sebeple öncelikli olarak kendisine karşı vefalı olmamız gereken yüce Rabbimizdir. Rabbimizi her daim anmak ve ona karşı hakkıyla kulluk vazifemizi yerine getirmek vefadır. Rabbimizi unutmak ve ona karşı kulluk vazifemizi yerine getirmemek ise vefasızlık ve nankörlüktür.

Çoğu insan en büyük vefasızlığı Rabbine karşı gösterir. O’nu anmayı unutur, kulluk vazifesini aksatır. Böyle olunca, Rabbi ona kendi nefsini unutturur. İnsan, kendisinin kim olduğunu, neden dünyaya geldiğini, dünyadaki görevinin ne olduğunu ve nereye gittiğini unutunca, olmadık işler yapar. Bu işler, aklın ermeyeceği kadar çirkin ve fahiş olabilmektedir. Bazen bu çirkinlik, Rabbini inkâra ve ortak koşmaya kadar varabilmektedir. Hatta daha ötesi Firavun gibi “ben sizin en yüce Rabbinizim!” (Naziât, 79/24) diyebilmektedir. Hâlbuki insan bütün varlığıyla, bedeni dâhil Allah’ındır, O’nun yaratmasıdır. Sahip, malik ve tek ilah O’dur. Bu sebeple bütün benliği, dili, kalbi ve azalarıyla kul, kendisini yaratan Rabbine vefasını göstermeli ve nankörlerden olmamalıdır.

 Mâlikî mezhebi fıkıh âlimi Ebû’l-Abbâs-ı Mürsî, vefa ve bağlılık ile ilgili şöyle der:  Allah (c.c.), âdemoğlunun bedenini üç kısım yaptı. İnsanın dili bir kısım, azaları bir kısım, kalbi de bir kısımdır. Allah (c.c.), bu kısımlardan her birine bazı görevler emredip, bu emirlere uymalarını ve vefa göstermelerini istedi. Kalbin vefası, Allah’ın (c.c.) üzerine aldığı rızık için üzülmemesi, endişelenmemesi; kendisinde hile, düzen, oyun ve haset gibi kötü düşüncelerin bulunmamasıdır. Dilin vefası, gıybet etmemesi, yalan söylememesi, dünyasına ve ahiretine yaramayan faydasız ve boş sözler söylememesi ve böyle sözlerle vakit geçirmemesidir. Azaların vefası ise, azaları ile hiçbir zaman herhangi bir günaha girmemesi ve bu azalar ile hiçbir kimseye eziyet etmemesidir.

Allah’a karşı vefanın en büyük gereklerinden biri, anne babaya vefadır. Anne babaların çoğu, yaşlılığında evladının kendisine karşı olan vefasızlığından şikâyet eder. Evladına yaptığı iyiliğin haddi hesabı olmadığı halde, anne babanın yalnız kalması, yaşlılık ve hastalıklarında yanlarında bir tas su dahi verecek kimsenin olmaması en büyük vefasızlıktır. Bu vefasızlığı gösteren evlatların her birisinin bir bahanesi olsa da onların da yaşlılıklarında aynı vefasızlığa maruz kalabilecekleri akıldan çıkarılmamalıdır.  

Allah (c.c.): “Önce bana sonra anne babana şükret” (Lokman, 31/14) buyurmaktadır.

Anne babaya karşı vefadan sonra vefa göstermemiz gereken dostlarımızdır. Birbirimize birçok iyiliğimiz dokunan, aynı tası, aynı aşı paylaştığımız, aynı dava uğruna mücadele ettiğimiz ya da öğrencilikte, askerlikte ve hayatın farklı karelerinde beraberliğimizin olduğu nice dostlarımız vardır. Dünya çok küçülmüş, bir alo kadar birbirimize yakınken, bayramlarda dahi nice dostlarımızı unutarak vefasızlığın en büyüklerinden birini göstermekteyiz. Hâlbuki her zaman dost bulmak zordur.

Hz. Peygamber (salallâhu aleyhi ve sellem): “Babalarınızın dostlarını sorun” (Müslim, Birr 11-13), tavsiyesinde bulunmuşken biz nice dostumuzu bırakın ziyaret etmeyi, bazen ancak ölümüyle hatırlayabilmekteyiz.

Hz. Peygamber (salallâhu aleyhi ve sellem) vefanın en büyük örneğidir. Kendisine bir hafta süt emziren dadısı Ümmü Eymen’i, ücret karşılığı da olsa yıllarca kendisine bakan sütannesi Halime’yi, sütkardeşi Şeyma’yı, çocukluğunu yanında geçirdiği Ebû Talib’in hanımı Fatıma’yı, ömrü boyunca unutmamış, her fırsatta onlarla ilgilenmiş ve yardım ederek vefasını göstermiştir.

Mevla’m bizi, Hz. Peygamber’i (salallâhu aleyhi ve sellem) örnek alarak öncelikli olarak Rabbine sonra anne babasına ve tüm dostlarına vefalı olanlardan eylesin. Amin.