İç Güvenlik Paketiyle birlikte “Meclis” kavgaları gündemin birinci sırasına yerleşmiş durumda. Dünyada, Kore ve Tayland ülkeleri Meclis kavgalarıyla alay konusu olarak tanınırken Türkiye de bu yolda aday gözüküyor. Meclis`in ağırlığından ziyade seviyesiz sözlü ve fiili dalaşmalarla milleti temsil eden yer, bu temsiliyeti kaybediyor.

Aslında orada bulunan milletvekilleri “samimiyet sınavıyla” karşı karşıya bulunmaktalar. Çünkü bu paket ak veya kara denilebilecek bir yapıda gözükmüyor. İyi diyebileceğimiz maddeler olduğu gibi halk için zararlı maddeler de söz konusudur. Muhalefetin milletvekilleri tarafından vicdan sahibi olan kişiler “tamamıyla reddediyoruz” dememeleri gerektiği gibi, hükümetin milletvekilleri de “tamamıyla kabul ediyoruz” dememelidir. Vicdanen pakette geçen her maddenin muhasebesini yapmak gerekir. Mecliste de paketin maddeleri tek tek oylamaya sunulduğu için bu mümkündür. Bu konuda bir vicdan sınavı söz konusudur. Fakat görünen o ki bu “paket” siyasi bir malzemeye dönüşmüş ve her iki taraf da bunun üzerinden oy avcılığı yapmaktadır. İktidar “halkın güvenliği ve 6-8 Ekim olayları gibi bir duruma yol açmamak için” bu paketi çıkardığını söylerken; muhalefet de “polis devletine doğru gidildiğini” söyleyerek, halkın mağdur olacağı rolüne bürünmüş durumdadır. Seçime yaklaşırken bu hesapla Meclis`i boks ringine çevirmiş durumdalar. Halk ise iki arada kalmış ve bir kafa karışıklığı yaşıyor. Bir taraftan kendi güvenliği için bu paketi isterken, bir taraftan asker ve polislere verilen yeni yetkiler onları endişelendirmektedir. Sokaktaki vatandaşa “Molotof ve yüzünü kapatma” cezasının artırıldığı sorulduğunda; bunu sonuna kadar desteklediğini belirtirken, aynı kişilere “polis ve asker yetkilerinin artırıldığı sorulduğunda, bunu desteklemediğini ve 90`lı yılları hatırlattığına şahit oluyoruz. Tam bu noktada bütün halklar özelde de Kürdistan`daki mazlum Kürtler, geçmiş yıllarda bazen “derin devlet” bazen “Ergenekon” bazen “jitem” bazen de “paralel devlet” gibi yapılardan çok çekti ve hala o travmaların izini taşımaktalar. Evet, halkın güvenliği için bir pakete ihtiyaç olduğu düşünülebilirdi. Ancak bu paket çıkmadan da bu halkın güvenliğini sağlamak devletin görevi değil midir? Bu halkın vergileriyle maaş alan emniyet mensupları tehlike anında sahada olmaları gerekmez miydi? 6-8 Ekim olaylarındaki devlet zafiyetini bir güvenlik paketiyle örtmek isteyen hükümet, uzun vadede halkın zararına olacak bazı maddeleri de ekleyerek yeniden kazanım elde etmek peşindedir. Bu paketin çıkmasında “çözüm süreci” adı altında PKK`nın yaptığı tüm zulümlere göz yuman ve onları güçlendiren akıl hocalarının hiç mi suçu yok? Bu süre zarfında “çözüm süreci zarar görmesin” diyerek bölge üzerinde hegemonya kurmak isteyen örgütün faaliyetlerini es geçenlerin hiç mi suçu yok? Bölgedeki yol kesmeler, haraç almalar, kaçırmalar, hatta öldürmeleri görmek istemeyen ve olayların zeminini hazırlayan devlet erkânının hiç mi suçu yok?

Bunun yanında bu pakete sebep olan ve “Serhıldan” çağrısında bulunan HDP-PKK`nın sokakları ateşe vermesi,  insanları vahşice katletmesine ne demeli? Bu paketi istemiyoruz, diyenlerin ürünü değil midir? Eğer malum olaylar yaşanmasaydı bugün bu paketi konuşuyor olmazdık. Bu paketin çıkmasında en büyük rolü taşıyan HDP-PKK, sütten çıkmış ak kaşık misali “bu paketi istemiyoruz” naralarını atmaktalar. Bu paket üzerinden mağduriyet felsefesini yapmaktalar. HDP, paketin içeriğinden ziyade Kürt halkında yeni bir duygu patlaması oluşturuyor ve oy avcılığı yapıyor. Yoksa yaşananlar gösterdi ki bunlar halkın selameti ve huzuru yerine kargaşa ve kaos istedikleri kesindir. Zira beslendikleri yer burasıdır. “Paket ise bir bahane, yaşananlar ise onlar için şahane” tekerlemesiyle sözü bitirebiliriz. Zira bu paket onların ürünü ve eseridir.