Yaptığı İslami hizmetlerinden dolayı 28 Şubat sürecinde ağır baskılar gören, ardından yıllarca cezaevinde kalan Fesih Güler, 25 Temmuz'da Covid-19 tanısıyla Diyarbakır'da tedavi gördüğü hastanede vefat etti.

Başta ailesi olmak üzere tüm dava arkadaşları içerisinde büyük bir üzüntüye sebep olan Fesih hocanın ölümü, kendisini yakından tanıyanları derinden etkiledi.

Fesih Güler'in teyze oğlu İhsan Güzeler, Doğruhaber gazetesinde yayımlanan bir yazı kaleme aldı.

Kaleme aldığı yazıya ilişkin İLKHA'ya konuşan Güzeler Fesih Güler'in bütün arkadaş çevresinde olduğu gibi kendilerinde de büyük bir acı ve hüzne sebep olduğunu söyledi.

Güzeler, "Fakat nihayetinde ilahi kader olduğundan sabretmek gerekiyor. Fesih Ağabey'nin ölüm anındaki durumu bende daha derin duyguların oluşmasına yol açtı. Hastanedeki tedavi sürecinde bizler daima hastane çevresindeydik. Bazen iyi haberin gelmesiyle mutlu, bazı zamanlar ise kötü haber ile mahzun oluyorduk. Ama olan bir gerçek vardı ki, durumu iyi değildi. Nitekim tanıdık bir doktor arkadaş da test ve tahlil sonuçlarını gördüğünde olumsuz konuşmuş ve kısa süre zarfında kötü bir netice alınabileceğine işaret etmişti." dedi.

"Fesih Hoca'nın defnedilmesi esnasında değişik bir hisse kapıldım"

Güzeler, "Nihayetinde Fesih Ağabey'in ölüm haberini aldığımda ilk aklıma gelen 'Muhakkak ki; namazım, orucum, hayatım ve ölümüm alemlerin rabbi olan Allah içindir' ayet-i kerimesi oldu. Daha önceleri nice genç arkadaş ve yakınlarımın ölümüne şahit olmama rağmen ilk kez Fesih Ağabey'in vefatı beni farklı düşüncelere sevk etti. Ağabey'in vefatından sonra yıkanması, kefenlenmesi ve en son defnedilmesi esnasında değişik bir atmosfere kapıldığımı hissettim." ifadelerini kullandı.

Mezarlıkta defin sırasında yaşadıklarını aktaran Güzeler, "Özellikle defin sırasında maskeli iken bir ara nefes alamayacak kadar daraldım, göğsüm sıkıştı. Maskemi indirince inanılmaz güzel bir koku aldım. Aldığım kokunun çevremdeki insanlardan gelebileceğini düşünerek yer değiştirdim. Fakat gittiğim diğer yerde de aynı kokuyu hissedince tam 4 yer değiştirdim ve en son yanımdaki arkadaşıma aynı kokuyu alıp almadıklarını sordum. Maskelerini indiren arkadaşlar da aynı kokuyu aldıklarını söylediler. Bu güzel kokunun Fesih hocanın mezarından geldiğinden emin oldum." şeklinde konuştu.

Bu yaşanılanların ardından Fesih hocayla beraber geçirdiği günleri, konuşmaları ve yaşantısıyla alakalı olarak düşüncelere daldığını söyleyen Güzeler, "Tabi ki bunları görmemiz onun akıbeti konusunda hakikaten üstümüzdeki o hüznü dağıttı. Yani matemimizi bir nebze de olsa dindirdi. Sonu ölüm olan bu dünyayı Fesih Hoca alnının akıyla geçti. Bu konuda hiçbir şüphem yok. Bu vesileyle yazdığım yazıdaki kurgumdan da endişem yoktur. Bu kurgum Allah'ın izniyle ya gerçekleşmiş ya da gerçekleşecek durumlardır." diye belirtti.

 

Güzeler'in Doğruhaber gazetesinde yayımlanan yazısının tamamı şöyle:

"İlk nefesimi hissettiğim de vücudumda ağrı yoktu. Göğsüm sıkışmamış, öksürmemiştim.  Gözlerimi ölüme açtığımda bir hastane odasındaydım. Beni uyandıran ses avucumdan düşen ecelimdi. Düşerken yere çarpmış dönüp dönüp duruvermişti. Onu gördüğümde hareketsizdi. Yerden kaldırmak için eğildiğimde gözüme seccadem ilişti. Aklıma kılamadığım namazım geldi. İçim yandı kalbim ürperdi. Özlemiş hasret kalmıştım. Hiç beklemeden kollarımı sıvayıp lavaboya yöneldim. İki adım atmıştım ki omuzuma bir cisim dokundu 'bekle' dedi. Bekledim. Arkama döndüm yüzünü gördüm.

Bu bir insan değildi, bir ışık hiç değildi. Bu bir gözün görebileceği en güzel şey olmalıydı. Başımın döndüğünü hissettim. 'Selam' dedi yumuşak bir ses ve güler yüz ile devam etti. 'Selam sana ey razı olunmuş ve razı olmuş insan. Ben seni bundan sonraki yolculuğuna çıkaracak olan meleğim' dedi. Nutkum tutuldu nefesim kesildi. Zoraki bir ses ile Aleyküm selam dedim. 'Nereye' dedi, abdest alacağım' dedim. 'Abdesti ne yapacaksın?' Zoraki kaldırdığım elim ile seccadeyi göstererek 'namaz kılacağım' dedim. Güldü. Yanıma yaklaştı. Nurdan kanatlarını omuzlarıma bırakıp yüzüme yaklaştı.

Mis kokan nefesi nefesime karıştı. 'Gerek yok' dedi. Mesai bitti, defterin kapandı. Bundan sonra sana eza yok' dedi ve ekledi… 'Sen Rabbini razı ettin, şimdi razı olma sırası sende' dedi. Ben mahçup bir eda, kesin bir nida ile 'Namaz bana eza değil ki, namaz benim istirahatim, aydınlığım, göz nurum' dedim. Başımı omuzlarında ki yumuşacık mis kokulu kanadına usulca yaslayıp, 'Son defa seccademi koklamak, onunla vedalaşmak istiyorum. Olmaz mı?' diye sordum. Bana tebessüm edip kanadı ile başımı okşayarak 'olur' dedi.

Ama dünya suyu ile değil, bizim suyumuz ile abdest al' diyerek kanadını yukarı doğru kaldırdı. Kanadının en ucundaki tüyden süt renginde bir su akıverdi. Gülümseyerek 'buyur' dedi. Ellerimi uzatıp suya dokundum. Elim suya değil de şefkate dokunmuş, rahmete değmişti adeta. Şaşkınlıkla abdest almaya başladım. Suyun değdiği her yer ışıldıyor, adeta nura dönüşüyordu. Ne elimden ne yüzümden ne de hiçbir yerimden tek bir damla yere değmemişti. Yer ıslanmamış ama oda misk kokmaya başlamıştı.

Abdest aldım. Seccademe vardım, tekbir getirdim, namaza başladım. Ben namazı kılarken benim ile namaz kılıyor, bana tabi oluyordu. Benim ile selam verdi. Ona döndüm ağlıyordu. Ben de ağladım. Bir süre sonra gözyaşlarımızı silip ayağa kalktık, 'gidelim mi?' diye sordu. 'Biraz daha bekleyip bana neler yapılacağını görmek istiyorum, olabilir mi?' diye istekte bulundum. 'Biraz dediğin bize göz açıp kapama süresinden daha kısa. Sizin ömrümüz bizim iki dakikamız, senin için bekleriz' diye cevap verdi.

Ardından kanadını açıp bana yer göstererek 'gel' dedi. 'Sana her şeyi en güzel görebileceğin şekilde göstereyim' dedi. Kanadına oturdum, bizi havaya kaldırdı. Artık mekân mefhumu kalmamıştı. Duvarın arkası diye bir yer yoktu. Her yeri görüyor, her sesi işitiyorduk. Hayretle izlemeye başladım.

Cesedimin başına gelen hemşire telaşla dışarı koştu. Birkaç doktor geldi başucuma. Kimi kalp masajı yaptı, kimi cihaz ayarları ile oynadı. Nihayetinde üzerime beyaz örtüyü çekip umutsuzca dışarı çıktılar. Dışarıda iyileşmemi bekleyen ailem, akraba ve arkadaşlarıma haber verildi. Kardeşlerim başta olmak üzere ölüm haberini alan ağlamaya sızlamaya başladı. 'Neden ağlıyorlar' diye sordum. 'Oysa ben kötü bir durumda değilim ki?' diye ekledim. 'Keşke bilselerdi' dedi melek. Cesedim sedye ile taşınıp başka yere taşındı. Bir tabuta konulup bir arabaya bindirildi. Beni uğurlamaya gelen kalabalık çoğalıyordu. Ağlamalar kadın ve çocukların karışması ile gittikçe artıyordu.

Araba bir binanın önünde durmuştu. Omuzlar üzerinde içeri alındım. Tabuttan çıkarılıp musalla taşına bırakıldım. Önce yıkayıp sonra abdest aldırdılar bana. Sonra kefenleyip tekrar tabuta koydular. Kalabalığa her çıkarılışım ağlamaların artmasına sebep oluyordu.

Ben ise şaşkınca izliyor onlara üzülüyordum. Mezarlığa getirildiğimde annemi gördüm. Yıkılmış harap olmuştu. Ağlayıp sızlıyor beni görmek istiyordu. Kefenimi açıp beni gördüğünde yanına gidip ağlamamasını tembih edip iyi olduğumu söylemek isterdim. Ama izin yoktu. 'Keşke' dedim, şuan bir meleğin omuzlarında onları seyrettiğimi bilseydiler. 'Keşke kavmim, Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikram edilenlerden kıldığını bilseydi!' dedim ve onları teskin etmeyi çok isterdim.

Benim için hazırlanmış mezarın başında getirildiğimde eğilmiş mezarıma bakmaktaydım. Melek sordu: 'Halinden memnun musun' diye. 'Evet, bana hidayetini bahşeden Rabbime sonsuz hamdler olsun' dedim. Melek: 'Rabbin en büyük kerem ve ihsan sahibidir.' dedi. Cesedim mezara gömüldüğün de melek kanadı ile mezarıma su serpti. Kokusu her tarafı kapladı. 'İnsanlar kokuyu hisseder mi?' diye sorduğumda, 'İsteyen hisseder' dedi, sevindim.

Üzerime toprak örtülüp imam benim için telkin veriyordu. 'Men Rabbüke, men diynüke, men kitabüke, men kibletüke' diye sorduğu bölümü okuyordu. Melek şöyle dedi: 'Dünya da Rabbini, dinini, kıblesini, kitabını bilmeyene burada öğretemezsiniz' dedi ve iç çekerek ekledi: 'Keşke Rabbinizin üzerinizde ki nimetini bilseydiniz.' Ben, benim için toplanmış kalabalığa bakarken şunu düşünüyordum: 'Üç gün sonra unutulacak belki de hiç anılmayacağım. Belki ismim dahi unutulacak. Meleğin sesi beni düşüncelerinden sıyırdı. 'Gitme zamanı'…

Ne ölüm ne de ayrılık beni mahzun etmiyordu, mutluydum ve razı idim. Son defa dönüp dünyaya baktığımda, dünya küçük kızımın küçük parmağının küçük tırnağından daha küçüktü. Gözümün önünde önce dünya sonra evren küçülüyor birer noktaya dönüşüyordu. Ve ben tadını çıkardığım seyahatimde şunu düşünüyordum: 'Muhakkak, Rabbim sonsuz kerem ve iyiliği ile beni bahtiyar kıldı'. Hamd Âlemlerin rabbi olan Allah'a mahsustur… (İLKHA)