İSTANBUL

HÜDA PAR İstanbul İl Başkanlığı, 22 sene önce yaşanan 28 Şubat darbesinde meydana gelen hak ihlallerini anlatmak ve genç nesillere aktarmak amacıyla bir panel düzenledi.

Moderatörlüğünü Av. Hasan Bozdaş’ın yaptığı panele konuşmacı olarak Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şube Başkanı Mahmut Bıyıklı, Stratejik Düşünce ve Analiz Merkezi Başkanı Dr. Abdulkadir Turan, MAZLUMDER Genel Başkanı Ramazan Beyhan katıldı.

28 Şubat'ta yaşananları konu edinen bir sinevizyon gösterimiyle başlayan programın açılış konuşmasını, HÜDA PAR İstanbul İl Başkanı Erdal Elibüyük yaptı.

“Bize göre bu süreç 90’lı yıllardan itibaren başladı”

28 Şubat’ın üzerinden 22 yıl geçtiğini belirten Elibüyük, “28 Şubat’a nereden baktığımız önemlidir. 28 Şubat sürecine 1996 yılından itibaren bakarsanız veyahut 28 Şubat’a sadece üniversitelerde başörtülü kardeşlerimizin okumak için mücadele ettikleri bir süreç olarak bakarsanız bunlar üzerinden olumlu adımlar atıldığını söyleyebiliriz. Ancak 28 Şubat bir süreçti. Bize göre bu süreç 90’lı yıllardan itibaren başladı. Yaklaşık bir ay önce Sivas’a gitmiştim. Sivas davası mağduru aileleri ziyaret gittim. Orada yaşı seksen küsur yaşında olan Medine teyze adında biri vardı. Üç çocuğu müebbet ceza almış. Hukuken suçsuz oldukları bütün kanıtlarıyla ispatlanmasına rağmen çocuklarının cezaevine girmesine engel olamamış. Gözyaşlarının kuruduğunu, artık konuşmakta bile zorlandığını gözlerimizle müşahede ettik. Evet, bir tevekkül ve teslimiyet gördük ama bir taraftan da isyan gördük. Bu isyan, çektikleri sıkıntılar karşısında asla yaratana karşı verilen bir isyan değildi. Bana şöyle dedi; ‘Çocuklarımızın cezaevinde olmalarını bir yerde kanıksadık ve döndük Rabbimize dedik ki 'Evet bu da bizim bir imtihanımız. Çocuklarımız kurban seçildi. Biz bu imtihanı göğüsleyeceğiz.' deyip Rabbimize karşı bir teslimiyet gösterdik ama bizim sitemimiz bizi arayıp sormayan, çığlığımızı duymayan ve bizi unutanlara karşı dedi. Aynı çığlığı biz Cafer amcada görüyoruz. Cafer amca, ‘Çocuklarımın Sivas’ta olayların olduğu zaman birçoğunun şehir dışında olmalarına ve bunun kanıtlanmasına rağmen maalesef aynı camide 25 yıldır aynı safta namaz kıldığım ve 25 kişiyi ikna edemediğim bir süreci yaşıyorum, çocuğum 25 yıldır cezaevinde.’ dedi. Aynı isyanı biz Başbağlar’da gördük. Onlar da unutulmuştu. Zira 28 Şubat 90’lı yıllardan itibaren özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde kalan kesim üzerinden başlayan operasyonların ve sindirmenin ve Sivas Başbağlar ile devam eden, 1996 yılında seçilmiş hükümete karşı yapılan bir operasyondur.” ifadelerini kullandı.

“Darbeler Sultan Abdülaziz ile başladı”

Darbelerin mantığının; yönetimde olan kişilere yönetimin teslim edilmemesi olduğunu belirten Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şube Başkanı Mahmut Bıyıklı, yaşanan sürecin panoramasını şu şekilde çizdi:

“Aslında darbelerin temel mantığı biz size yönettirmeyeceğiz felsefesinin sonucudur. Bu hareket Sultan Abdülaziz İle başlıyor. 5’inci Murat’ı mason yapıyorlar. Ondan sonra Abdülaziz’ e darbe yapıyorlar. Abdülaziz’in katledilişi çok acı ve tarihin en trajik hadiselerinden biri. Çırağan Sarayı'nda çatır çatır keserek intihar süsü veriyorlar. Hatta otopsi raporuna izin vermiyorlar. 'İki bileğini keserek intihar etti.' diyorlar. İki bileğini keserek bir insanın nasıl intihar edeceğini de aklımız elbette almıyor. Halıya sarıyorlar o esnada, hala 'ah' sesleri duyulduğunu saraydakiler ifade ediyor. Abdülaziz katledildikten sonra 5'inci Murat tahta getiriliyor. Psikolojisi bozuk birisi. Çok geçmeden halüsinasyonlar görmeye başlıyor. 'Gezmeye gidiyorum.' diyerek havuza atlıyor. 'Kendimi balkondan atacağım.' diyor ve onu tahta getirenler, onun bu halini görünce diyorlar ki bu böyle sürmez yerine Abdülhamit’i getirelim. Abdülhamit’i getirdiklerinde de pazarlığı baştan yapıyorlar. Diyorlar ki 'Şu anayasayı imzalayacaksın ve bizim anayasamız çerçevesinde hareket edeceksin. Bunu kabul edersen seni tahta getireceğiz.' Abdülhamit pazarlık sonucu tahta geliyor ve o da memleketine bağlı bir padişah olarak gece gündüz demeden okullar yapıyor, nesiller yetiştiriyor. Maalesef bu yetişen nesiller ona darbe yapıyor. Sonrasında da sultan Reşat geliyor. Abdülhamit sonrası büyük bir yanılgı ve bitiş zamanına geldiği için Enver Paşa, Sultan Reşat’ın önüne 500 tane boş belge getiriyor. ‘Efendim siz hastasınız, devletin vakti yok, dolayısıyla bunları imzalayın’ diyerek birçok belgeye imza atılıyor. Sonrasında Vahdettin Han geldiğinde devlet bitmiş ve Cibali Karakolu'nun bir polisine bile söz geçiremeyecek bir halde görevi devralıyor.”

“Türkiye’de karanlık güçler yeni bir sistem kurmaya çalışıyor”

Osmanlı devleti yıkılınca, Türkiye’de karanlık güçlerin yeni bir sistem kurmaya çalıştıklarını ve bu sistemlerin de fiili darbe sistemi olduğunu söyleyen Bıyıklı, konuşmasını şu şekilde sürdürdü:

“Sevr antlaşması bir projeydi. Sevr ve Lozan’da yeni şeyler imzalatılıyor. Lozan’dan gelenler Türkiye’ye bir yüzyıl daha kazandırdık, diyorlar. Orada projeler yapılıyor ve imzalanıyor. İmzalanan projelerden en önemlilerinden birisi bu milletin değerleriyle barışık olmayan, inançlarıyla alakası olmayan bir sistem ortaya çıkıyor. Bu sistemin ideologları var. Bu sistem Batı'ya açık İslam’a kapalı. Kemalist ideologların arasında Munis Tekinalp diğer adıyla Mois Kohen ‘Yeni Türk’ün amentüsü’ diye bir amentü yazıyor. Orada haşa Atatürk’ün büyüklüğüne, varlığına diye amentüye benzeterek saçma sapan bir inanç modeli ortaya çıkarıyor. Bu kitap CHP tarafından basılarak halk evlerine dağıtılıyor ve gençlere yeni amentü dayatılıyor. Sonrasında sistem ideologları edebiyat ve sanatın gücünü kullanarak şiirlerle, metinlerle gençleri yeniden inşa etme sürecine giriyorlar. Kemal Çağlar, Atatürk ezanını yazıyor. Yine mevlidin yerine de Atatürk mevlidi yazıyor. Kemalettin Kamu ‘Ne örümcek ne füsün, Kabe Arap’ın olsun Çankaya bize yeter’ diyerek Kâbe’yi reddediyor.”

“Yaşadıklarımızı Edebiyat ve sanat ile anlatamadık”

Edebiyat, sanat ve sinema ile yaşananların ebedileştirildiğine vurgu yapan Bıyıklı, Müslümanların bu konuda eksi kaldıklarını hatırlattı.

Bıyıklı, “Edebiyata, sinemaya, sanata bir meseleyi alırsanız onu ebedileştirirsiniz. Gençlerle yaptığım bütün söyleşilerde söylediğim bir söz var. Ertuğrul Özkök geçenlerde çıkıp dedi ki, ‘Yahu bu Müslümanlar ne çok konuşuyor. Bunlar 28 Şubat’ta ne yaşadılar da bu kadar bağırıyorlar.’ diye bir serzenişte bulunuyor. Adam haklı. Çünkü biz 28 Şubat’ı yaşadık, acılarımızı içimize attık. Oysaki sol, 12 Eylül ve diğer zamanlarda kendilerince çektiklerini filmlere, romanlara, şiire, edebiyata, tiyatroya aktararak ölümsüzleştirdiler. Biz ise 28 Şubat’ı yaşadık ama maalesef edebiyat tarihimize, sinema tarihimize girmedi. Birkaç iyi niyetli belgesel dışında büyük belgeseller yapamadık. Yarın israil Mavi Marmara'yı perdeye taşısa, bizim çocuklarımız Furkan’ı terörist israil askerini kahraman olarak bilecekler.” şeklinde konuştu.

“Darbelere karşı dik durmak gerekir”

Darbelerin insanlık suçu olduğuna dikkat çeken MAZLUMDER Genel Başkanı Ramazan Beyhan, “Darbecilik her şeyden önce suçtur. Bunu insanlık suçu olarak görüyorum. Neml suresinin 34'üncü ayeti darbeciliğin ne olduğunu çok net olarak anlatıyor. Sebe Melikesi'nin zorba, meliklerin bir ülkeye girdiklerinde orayı ifsat ettiklerini ve oranın halkını zelil ettiklerini söylüyor. Darbeler ne şekilde olursa olsun mümin bir vicdanın bunun karşısında dik durması gerekiyor. Adalet ne ise bunu ortaya koyması ve darbeye karşı durulması gerekiyor.” dedi.

“Kendi elimizle mescidimizi kapattık”

Stratejik Düşünce ve Analiz Merkezi (SDAM) Başkanı Dr. Abdulkadir Turan ise “’28 Şubat denilince aklıma birkaç tablo geliyor. Bunu öyküleştirmek bazen fayda veriyor. 28 Şubat sürecinde birinci evrede Burdur’daydım. Orada birkaç öğretmen arkadaş çok kıymetli bir çalışma yapmışlardı. Toros dağlarında olan Yörük kızlarını toplayarak ilçe merkezinde tuttukları yurt merkezine yerleştirerek okutuyorlardı. İnsan onları o tesettür içerisinde gördüğünde umutlanmaya başlıyordu. Mayıs ayına doğru 3 müfettiş gönderdiler. Müfettişler yurdu teftiş ederek ‘Sizin bu yurdunuz sıhhi değildir.’ dediler. Bunu söylemekle aynı zamanda hakaret ediyorlardı. Bu şekilde yurdun kapısına mühür vurarak kapattılar. Çocukların nerede kalacağı meselesi ise onları ilgilendirmiyordu. İkinci evresinde Ankara’daydım. Bizim orada bir mescidimiz vardı. Derece yapan çocuklarımız vardı. Eli misvaklı mescide koşan ve yolda bile harika sorular çözen çocuklarımız vardı. Mescide dolup taşıyorlardı. Bir gün bize bir yazı geldi. Mescit olarak kullandığımız odanın planda değiştirilmesini, mescidin kaldırılmasını istediler. Aksi halde kurumun kapatılacağını belirttiler. Biz de kendi ellerimizle mescidi kapattık. Namaz için test odalarını kullanmaya başladık. Tabi teneffüs zamanı az olduğu için mescidin müdavimleri azalmaya başladı. Bu bir projeydi.” ifadelerine yer verdi.

"Sizin bu çarşaflarınız PKK’nın kaleşnikoflarından daha tehlikeli"

Şırnak'ın İdil ilçesine bağlı Tepeköy (Hıraberapın) köyünde yaşanan bir hadiseyi aktaran Turan, “Subay köye gider ve oradaki kadınların çarşaflı olduğunu görür. Bir taşın üstüne çıkarak ‘Sizin bu çarşaflarınız PKK’nın kaleşnikoflarından daha tehlikeli.’ der. Gerçekten 28 Şubat’ın ne olduğu, mahiyetinin iyi anlaşılması gerekiyor.” dedi.

28 Şubat’ın Rekonkista (Karşı fetih) olduğunu belirten Turan, Hristiyanların Müslümanların kazanımlarının onlardan geri alınmasına yönelik karşı bir hareket başlattıklarına dikkat çekti.

Turan, sağlam akidenin yerine Anadolu Müslümanlığı diye Alevi sentezli yeni bir anlayış getirildiğine ve yeşil sermaye adıyla Müslümanların varlıklarına el konulduğuna vurgu yaptı. 

(Nizamettin Aşkın, Zeyd Varol-İLKHA)