■ Mehmet Emin Özmen / Analiz

Aynı şekilde İngiliz, Fransız, Alman gibi Avrupa milletlerinin oluşturdukları kültürlerin birikimi, Batı Medeniyetini oluşturur.

Bu anlamda medeniyetler arasında bir rekabet ve çatışma olduğu, bu durumun gittikçe bir varlık-yokluk meselesine dönüştüğü bir vakıadır.

Ancak medeniyetler arasında bir karşılaştırma yapacak olursak, Batı medeniyetinin vahşilikle, İslam medeniyetinin ise insanilikle anıldığını söylersek, herhalde tarafgirlik yapmış olmayız.

MEDİNE VESİKASI ve VEDA HACCI

İslam medeniyetinin kendince oluşturduğu toplumlarda, Medine Vesikası gibi tarihte yayınlanan ilk anayasa olduğu gibi, Veda Haccı gibi evrensel hak bildirgeleri mevcuttur. Bilindiği üzere Hz. Peygamber, Mekke`den Medine`ye hicret ettiğinde, karşılaştığı toplulukta çeşitli katmanların olduğunu gördü. Evs ve Hazreç gibi eski pagan, yeni Müslüman unsurlara katılan bir muhacir topluluğu ve bunlarla birlikte yaşayan Beni Kaynuka, Beni Nadir ve Beni Kurayza isimli üç Yahudi grubu bulunuyordu.

Hz. Peygamber bütün bu toplulukların bir arada yaşama koşullarını içeren Medine Vesikasını, bir anayasa şeklinde ilan etti. Aynı şekilde vefatına yakın bir zamanda, kendisinden sonra yaşayacak ümmetinin, hayat kriterlerini belirleyen Veda Hutbesini irad ederek, bir evrensel beyanname şeklinde deklare etti. 

BATI`DA İNSAN HAKLARI GELİŞİMİ

Aynı şekilde Batı medeniyetinde de bu tür gelişmeler bazı sözleşmelerin imzalanmasına vesile olmuştur. Ancak Batı`daki insan hakları gelişimi, daha çok Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sonucunda oluşan korkunç tablolardan sonra oldu.

Birinci Dünya Savaşı sonucu, Cemiyet-i Akvam yani Milletler Cemiyeti diye bir kurum oluşturuldu. İkinci Dünya Savaşı sonucunda 40-50 milyon insan öldürülmesi üzerine Milletler Cemiyeti kapatıldı, yerine Birleşmiş Milletler adıyla evrensel bir kurum oluşturuldu.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun 10 Aralık 1948 tarih ve 217 A(III) sayılı Kararıyla, “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi” ilan edildi. Yani 68 yıl önce bugün. Bazı maddelerini aşağıya alıntılayalım:

“Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğuş veya herhangi başka bir ayrım gözetmeksizin bu Bildirge ile ilan olunan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir. Yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği herkesin hakkıdır. Herkes yasa önünde eşittir ve ayrım gözetilmeksizin yasanın korunmasından eşit olarak yararlanma hakkına sahiptir.”

Bunlar bildirgenin değişik maddelerinden seçtiklerimizdir. 30. ve son maddesi ise şöyledir: “Bu bildirgenin hiçbir kuralı, herhangi bir devlet, topluluk veya kişiye, burada açıklanan hak ve özgürlüklerden herhangi birinin yok edilmesini amaçlayan bir girişimde veya eylemde bulunma hakkını verir biçimde yorumlanamaz.”

Ne güzel görünüyor değil mi? Ne güzeldir diyemiyorum. Çünkü okurlarımız ister istemez bizlere, Batılıların sebep olduğu katliamları, örneğin; Amerika kıtasında yok edilen Kızılderilileri, Cezayir`de Fransızların işlediği cinayetleri, Sırplar tarafından 11 Temmuz 1995 günü 7079 Müslümanın BM gözetiminde kıyımdan geçirilmesini, İsrail`in Filistinlilere reva gördüklerini, Batılı ülkelerin Saddam`a verdikleri silahlarla Halepçe`de 5 bin Müslüman Kürdün hunharca öldürülüşünü ve halen devam etmekte olan Suriye coğrafyasındaki katliamları hatırlatır.

Oysa bizler böyle miydik? Kanun önünde eşitlik ve insan hakları mı dediniz: Cebel'e b. El-Heysem, Suriye'de büyük nüfuz sahibi kimselerden idi. Gassani meliklerindendi. Müslümanlığı kabul ederek Mekke'ye gelmiş, Kâbe`yi tavaf ederken Fezare oğullarından adamın biri her nasılsa Cebele'nin eteğine basmış, o da adama aniden bir tokat atmış ve mesele halifeye intikal etmişti. Böyle bir davranıştan dolayı eteğine basan kişiye büyük bir ceza tatbik olunacağını zanneden Cebele, Hz. Ömer'in mevki ve makam farkı gözetmediğini görerek "kısasla, yani attığı tokadın benzerini yemesi veya sahibini razı etmesi hükmüyle" karşılaşınca bir gün mühlet istemiş, Hıristiyanlık devrindeki aristokratik zihniyetin tesirinden kurtulamayarak Kostantiniyye'ye kaçmış ve irtidat etmiştir. (Hüseyin Algül, İslam Tarihi, İstanbul, 1986, II, 3ll, 312.)

Bu da ister istemez bizlere Üstad Necip Fazıl`ın; “Bülbüllere emir var: Lisan öğren vakvaktan; bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan!” dizelerini hatırlatıyor.