Buz kesen bir şubat akşamıydı. Sokaklar, caddeler bomboştu. Bu sessizlik onun daha da üşümesine sebep oluyordu. Titreyen bacaklarıyla zar zor yürüyüp sığınacak bir yer bulmaya çalışıyordu. Bir evin önünden geçerken, aralık olan perdeden içerisi görünüyordu. Ev halkı, çeşit çeşit yemeklerin olduğu sofrada neşeyle yemek yiyor, sohbet ediyordu. Bu manzara öyle bir acıtmıştı ki yüreğini... Çünkü hep böyle sıcak bir yuvanın özlemini çekmişti. Bir an kendisinin de böyle bir yuvasının olduğunu hayal etmeye başladı. Sıcacık evinde babasıyla birlikte sohbet ettikten sonra, annesinin hazırlamış olduğu güzel sofranın başına oturduğunu düşündü. Bundan daha büyük bir mutluluk olur muydu? Ama bu hayali, polis arabasının çalan sireniyle çok kısa sürmüştü. Tüm gücünü toplayıp kaçmaya başlamıştı.

Aldığı uyuşturucunun etkisiyle fazla ilerleyememiş, olduğu yere yığılıvermişti. Kalkmak için çabaladı ama nafileydi.O sırada yatsı ezanı okunmaya başlamıştı. Ezan sesi ona çok sevdiği hocası Yusuf'u ve ondan Kur'an-ı Kerim dersi aldığı o mesut günleri hatırlatmıştı. Anne ve babasının ölümünden sonra ona komşuları olan Yusuf Hoca sahip çıkmıştı. Yusuf Hoca mahallesindeki camide gönüllü imamlık yapan, merhametli, yardımsever bir gençti. Çevresindeki gençlere İslam'ı anlatarak onları doğru yola çekmeye çalışırdı. Yoksul kimsesiz kişilerle ilgilenir, imkânı nispetince ihtiyaçlarını karşılardı. Onun sayesinde birçok genç kötü alışkanlıklarını terk edip doğru yolu bulmuştu.
Ama bu beraberlikleri kısa sürmüştü. Bir gün camide Kur'an dersi verdiği sırada Yusuf Hoca'yı tutuklayıp götürmüşlerdi. Bununla da kalmayıp öğrencilerine 'Sizi bir daha burada görürsek akıbetiniz hocanız gibi olur diyerek' tehditler savurmuşlardı. O günden sonra öğrencilerin bir kısmı korkudan, bir kısmı da ailelerinin engellemesi yüzünden bir daha camiye gelememişlerdi.

Gözleri doldu, boğazında hıçkırıklar düğümlendi. Kendi kendine "Ah canım hocam! Ayrılığımız yılları buldu. Biliyorum seni hiç ziyaret etmediğim için bana kırgınsın. Bu halimle karşına çıkmaya utandığım için gelemedim. Yoksa bir bilsen ne kadar çok özledim seni. Sana verdiğim sözü tutmaya, bıraktığın gibi temiz bir Müslüman olarak kalmaya çalıştım ama yapamadım. Sen gidince sahipsiz, kimsesiz kaldım. Bütün kapılar yüzüme kapanınca sokaklara düşüp türlü kötülüklere bulaştım. Daha doğrusu bulaştırıldım. Sonradan öğrendim ki senin gibi yüzlerce muvahhidi daha tutuklayıp zindana atmışlar. Kim bilir belki bu yüzden benim gibi daha nice genç, Yusuf Hocaların yokluğunu fırsat bilip ortaya çıkan kan içmeye susamış vampirlerin eline düşmüştü. Öyle görünüyor ki yolun sonuna yaklaştım. Canım babam son nefesinde bana 'Evladım inşallah cennette buluşuruz' diye veda etmişti. Sanırım artık bu imkânsız. Biliyorum seni ve babamı hayal kırıklığına uğrattım. Ama benim hayal kırıklığım çok daha büyük. Senden sonra hep beni düştüğüm bataktan çekip kurtaracak bir dost eli bekledim. Ara sıra cami kapısının önüne gider, girmeye çekindiğim için birinin beni görüp içeri davet etmesini ümitle beklerdim. Çoğu zaman fark edilmezdim. Fark edildiğim zaman ise aşağılanıp kovulurdum. Oysa öyle bir hasret kalmıştım ki Rabbime... Onun huzurunda secdeye kapanmaya... Beni sarıp kuşatan günahlarımın kirinden tövbe gözyaşlarıyla arınmaya... Ama adım, bir kere sokak çocuğuna çıkmıştı. Kimse neden bu hale geldiğimi sormuyordu. Onlara göre kirliydim, suçluydum. Haksız da sayılmazlardı. Ama idrak etmeleri gereken bir şey vardı. Tek gayeleri İslam'ı yaşamak ve yaşatmak olan masum insanların cezaevlerini doldurduğu bir yerde, kimse sanıldığı kadar temiz ve masum değildi."

Titreyen çenesi daha fazla konuşmasına izin vermiyordu. Yavaş yavaş şuurunu kaybetmeye başlamıştı. Söylemeye çalıştığı Kelime –i Şahadeti tamamlayamadan ruhunu teslim etmişti. Ertesi gün insanlar cesedini gördüklerinde, 'Su testisi su yolunda kırılır. Evini yurdunu terk edip kötü yollara düşersen, işte sonun böyle olur.'diyerek onu merhametsizce suçlayıp hüküm vermişlerdi. Oysa ki Madalyonun bir de diğer yüzü vardı. Madalyonun sadece bir yüzünü görenler için o suçluydu. Masum olanlar (!) ise tertemiz Müslümanları cezaevlerine doldurup gencecik hayatların bu şekilde yitip gitmesine sebep olanlardı. Böyle bir zulme, haksızlığa göz yumup sus pus kalanlardı.

Arzu Aşkın / Siverek – Yaş: 26

 

Genç Yazarlar ile HASBİHAL

Şanlı Urfa Siverek İlçesinden Arzu AŞKIN Bacımız:Tarihsel süreçte bazı olaylar bazı olayları hatırlatır.Buna tarih tekerrürden ibaretir de diyebiliriz.Dikkat edersek kimsenin ahı kimseye kalmamış, yapılan her davranışın karşılığı mutlaka görülmüştür.Nerde diye soranlar olsa da zamanı geldiğinde kendini gösterecekir.Çünkü İlahi bir söylemdir ‘`mazlum ile Allah arasında perde yoktur.``

İnsan ne yaparsa yapsın mazlumlara dokunmasın çünkü bu kitle yaratıcı tarafından dikkatle izlenilmekte.Ayrıca bu kitleye yardım etmek en büyük kazanımdır.Canab-ı Allah`ın kendisiyle mazlum  kulu arasındaki perdeyi kaldırsın bizler de bunu bilip el uzatmayalım.Ne yaman bir çelişki eğer gerçekten bizler Allah`ın rızasını diliyorsak  bu insanlara el uzatmamız lazım.Bu anlamda tutulacak en güzel el mazlum elidir. Duygularınızı güzel ifade etmişsiniz. Teşekkürler.Yeni paylaşımlarınızı bekliyoruz. Allaha emanet olunuz.