Ahmet Yılmaz / Yazı Dizisi / doğruhaber

Avrupa’da, Müslüman bir tecrübe olarak ALİYA İZZETBEGOVİÇ

Sosyalist Yugoslavya, dünyadaki bütün sosyalist rejimler gibi, İslam’a karşı merhametsizdi; dinin şekil olarak yaşanmasına kısmî bir izin verse de gençlerin dindarlaşmasından ürküyordu; dindar gençlerin bir ideal etrafında buluşup İslami bir mücadele vermelerini kendi varlığına karşı bir tehdit olarak görüyordu.

Aliya’nın Bosna toplumunu temsil konumuna yükseldiği günlerde Sırp General Vasilyeviç ona şöyle diyecekti: “Bay İzzetbegoviç, bizler silahlardan hiçbir zaman korkmadık, bizi örgütlenen benzer zihniyetteki 20 insan endişelendirir, kesinlikle silahla dolu depolar değil.”

Aliya, Yugoslav devletinin bu endişesinin farkındaydı ancak o, düşmanlarının endişesine göre değil, İslam’dan aldığı ışıkla yolunu belirledi,onun bedelini ödedi ve bu ödeyişin ağırlığı karşısında hiç bir zaman umutsuzluğa kapılmadı.

İSLAMİ HAREKET İÇİNDE YERİNİ ALDI

İzzetbegoviç, Genç Müslümanlar Cemaatiyle, kendisi Saray Bosna Erkek Lisesi’nde öğrenciyken tanıştı. Yugoslavya’nın Nazi ordularınca işgal edildiği yıllardı. Cemaatin önde gelen öğrencileri, bir bölümü sonradan şehid edilen Zagrep ve Belgrad Üniversiteleri öğrencileriydi.

Aliya, onların geleneksel dini anlayışını değil, bir ihya hareketinin temsilcisi olduklarını hemen fark etti:

“Onlar, dinimle ilgili duymak istediklerime paralel bazı fikirlerin anahtarlarını oluşturdular. Bunlar, bizim mekteplerde (Kur’an kurslarında) öğrendiklerimizden, okulda aldığımız dini eğitimden, katıldığımız konferanslardan ya da o günün dergilerinde okuduğumuz makalelerden çok farklıydılar. Bunu öz ile şekil arasındaki ilişkiye dair bir mesele olarak görüyorum. Bizim nazarımızda hocalar (medrese hocaları), yani İslam dinini öğreten öğretmenler İslam’ın şekilsel ibadetlerini (amellerini) yorumlamaya ve özü göz ardı etmeye daha fazla eğilimliydiler.”

Aliya’nın bu paragrafının son satırlarında anlatılanlar, 20. yüzyılda İslam dünyasının her noktasında ihyayı hedefleyen hareketlerin geleneksel dindarlığa yönelttiği bir eleştiriydi.

Beşeri sistemler, geleneksel dindarlıktan korkmuyordu; çünkü onun ruhu (özü) ölmüş, kalıbı, şekli kalmıştı, o kalıp da genç nesillere uymayacağından er-geç ölürdü. Hâlbuki ihya hareketleri öze yöneliyor, din için yeni bir hayat alanı oluşturuyordu.

Genç Müslümanlar’ın akidesi sağlamdı. Akide sağlamlığının delili, hareketin kaynağı ve kendisine muhalefet ettiği güçlerdir. Bunlar 1 ve 2 nolu mihenk taşlarıdır.

Aliya’nın verdiği bilgiye göre Genç Müslümanlar hareketinin kaynağı İslam; muhalifi ise o günün dünya düzeniydi. “Hareketin genel odağını belirleyen İslam’a bağlılık ile ona muhalif mahiyetteki iki referans noktası faşizm ve komünizme karşıtlıktı. Hitler ve Stalin’in şahsında cisimleşen iki sistem faşizm ve komünizm o günün dünya düzenini temsil ediyorlardı.”

Aliya’ya göre bu iki batıl ideoloji dünyayı değiştirmekten söz etse de gerçekte onlar, eski dünya düzeninin (Sömürgeci Batı’nın) kendisini yenilemiş, halkları kandıran bir haliydi.

“Genç Müslümanların ortaya çıktığı 1940’lı yılların başında Müslüman dünyası çok kötü bir durumdaydı. Bağımsız olan sadece birkaç Müslüman ülke vardı. Biz, bunu kabul edilemez bir durum ve İslam’ı da özünü muhafaza ederek kendisini gençlere taşıyabilmesi gereken canlı bir fikir olarak görüyorduk. Müslüman dünyada, olanlardan yabancıların (Batılı güçlerin) askerleri ya da sermayeleriyle kurduğu hakimiyetten rahatsızdık.”

İzzetbegoviç, bu cümlelerle o günün bütün İslam aydınlarının ve gelmiş geçmiş bütün ihya önderlerinin tespitiyle çözümünü sunuyor.

Tespit (Problem-Dert): İslam dünyası kötü durumda.

Çözüm (ilaç): İslam’ın özünden taviz vermeden güncele taşınması.

Genç Müslümanlar, II. Dünya Savaşı koşullarında, Bosna – Hersek’in her noktasına ulaşıyor, binlerce gönüllüyle halkalarını genişletiyor. Bununla birlikte resmiyete ihtiyaç duymuyor. Ta ki Mart 1941’de dernekleşmek için başvuruda bulunuyor ancak Nazi işgali ve ondan sonraki sosyalist yönetim, buna imkân vermiyor.

20. Yüzyılda bütün İslam dünyasında olduğu gibi Bosna Müslümanları arasında da modern okullarda okumuşlarla (aydınlar) ve medrese ehli arasında uyum sorunu yaşanıyor. Aydınlar, medrese ehlinin şekilde katı duruşundan ancak batıl sistemler ve partiler söz konusu olduğunda o katı duruşa tam zıt olarak taviz vermekten, bu konuda fetvaları zorlamaktan şikayetçiydiler. Müslüman aydınlar, geleneksel alimlerin bu çelişkisinden yola çıkarak “dünyayı iyi okumadıkları” sonucuna varıyor, medrese ehli ise aydınları tecrübesizlik ve liyakatsizlikle suçluyorlardı.

Genç Müslümanlar, 1944’te Medrese hocalarının bir kuruluşu olan el-Hidaye ile birleşme yoluna giriyor. İzzetbegoviç “Aralarında saygı duyduğum birçok kişi olmasına rağmen, hocalığın ya da şeyhliğin ayrı bir toplumsal sınıf olmaması gerektiği ve onların savunucusu oldukları İslam anlayışının, İslam’ın hem iç hem dış gelişimini engellediği görüşündeydim” diyerek bu birleşmeden duyduğu rahatsızlığı ifade ediyor, bir süre sonra bir ölçüde hareketten dışlanıyor.

(Tartışma sonraki dönemde Şii İslam dünyasında medreselilerin; Sünni İslam dünyasında ise (Suudi Rabıta’sının kimi çalışmaları hariç) istisnasız, modern okullarda okuyanların tarafında son buluyor ve iki kesimin bereketli bir beraberliğine dönüşüyor. Bosna’da da Sünni İslam dünyasında olduğu gibi neticeleniyor.)

YILMADI VE UMUTSUZLUĞA KAPILMADI

İzzetbegoviç, liseden sonra hukuk okumak istese de ailesi, kendilerinin komünizm karşıtlığından fişli olmalarından dolayı bunu anlamsız buluyor ve Fenni Ziraat Mektebi’ne kaydediyor.

Bu bir aksilik gibidir. Ama İzzetbegoviç, her zaman sorunları fırsatlara dönüştürmeyi başarıyor, ona göre din için mücadele bir trajedi gibidir. Bir tiyatro türü olan Trajedya’da “Alçaklar daima dört ayak üstüne düşerken büyük ve halis ruhlar, hep acı çekerler."Ancak onların kaybı entellerin aklının sandığı gibi değildir. O kayıp, onların mücadelesine anlam katar ve onun hep üstün olarak yaşamasını sağlar. İzzetbegoviç, kayıplarını hep kazanca dönüştürmeye çalışmış bir Müslümandır. Ziraat Mektebi’ndeki dersler ona Batı bilimiyle İslam bilimi arasında karşılaştırma yapmasını sağlar. O ortam içinde muhteşem eseri “Doğu ile Batı arasında İslam”ı yazar ancak yayımlama imkânı bulmadan tutuklanır, 20 yıl o eseri bekletir, sonunda fırsat bulunca yayımlar ve hem Doğu hem Batı onu bu eserle büyük bir düşünür olarak kabul eder."

20 yıl, abartılı gelmesin, İzzetbegoviç, Bosna’nın top ateşi altında olduğu, şehre ancak tünelden girilebildiği günlerde bile daima umutluydu. O, bunu “Deliliğin bulaştığı insanlar, (u)mutludurlar, ben de onlardan biri olduğumu düşünüyorum.” diyerek açıklıyor.

1945’te Yugoslavya, komünistlerin denetimine giriyor. 20 yaşındaki Aliya ve arkadaşları, onların Müslümanlar üzerindeki baskılarına karşı ilk mitingleri düzenliyor, gözaltına alınıyor; (“Genç ve saf olmamızın etkisiyle mitingleri sürdürdük ve onlar da herşeyi gözetlediler”) serbest bırakılıyor, ardından 1 Mart 1946’da 14 arkadaşıyla tutuklanıyor. Ona göre bunun tek nedeni Yugoslav yöneticilerin Stalin’le İslam düşmanlığı konusunda yarışmalarıydı; Stalin’le araları iyi değildi; II. Dünya Savaşı’nın bütün galipleri gibi israil himayecisi Stalin, Yugoslav yöneticilerini İslam’a taviz vermekle suçladıkça,onlar da öyle olmadıklarını ispat için hem Müslümanlar hem de kendilerini Stalin’e şikayet eden Rus yanlısı komünistleri yakalıyor.

Aliya’nın iyimserliği burada bir kez daha kendisini gösteriyor. Bize işkence ettiler ama Stalin yanlısı komünistler kadar kötü duruma düşmedik, “Öleceğimizi ya da pes edeceğimizi düşünerek bizi zindana attılar”, onları ise ideolojik olarak çökertmek amacıyla onların beyinlerini yıkmaya çalıştılar” diyor.

Doğrusu, kötünün iyisini böyle açıklayan başka bir kimse yok herhâlde.

İzzetbegoviç’i yalnızlaşsın diye 400 km. uzaktaki bir yere sevk ediyorlar, orada bir mahkum olarak ağaç kesme işinde çalıştırıyorlar, gün boyu ağaç kütüklerini kesip taşıyor. Büyük bir işkence! Ama Aliya, bardağın dolu tarafına bakıyor. Orada bedenimle hayatımı kazanmayı öğrendim; bana ne zaman bir iş lâzım olsa orada kazandığım yetenekle geçinmeyi öğrendim, diyor. Nitekim, hapisten çıktığında bir orman şantiyesine şef olarak işe girecek.

İzzetbegoviç, hapisteyken katillerin arasına konuyor; bunu da umursamıyor, “Katilleri dinledim, çoğunun bir mazareti vardı; belki ben de onların yaşadığını yaşasaydım onların durumuna düşebilirdim. Hem böyle ağır suçlular daha iyi. Hırsız ve soyguncuların arasına düşseydim çok daha kötü olurdu” diyor; daha olumsuzunu düşünüp kendisini karamsarlık çukuruna düşmekten koruyor, hayatın merdivenlerini tırmanmak için enerji topluyor.

ARKADAŞLARI KURŞUNA DİZİLDİ

İzzetbegoviç, 1949’da salıveriliyor; hemen hukuka yazılıyor. (bu okulu iki yıl içinde bitiriyor.)

Bu arada hapisten çıkar çıkmaz hareketin önde gelen isimlerinden Hasan Biber aracılığıyla cemaatte yeniden aktif görev üstleniyor. “Hasan, önce bana önemli işler vermedi. Benden, daha sonraları gizlice dağıtılan “Mücahit” dergisi için yazılar yazmamı istedi” diyen İzzetbegoviç, daha sonra kendisine nasıl bir görev verildiğini hiç söylemiyor. Ama Hasan’ı sadece 40 gün görebilmiş ve Hasan tutuklanmış, onun cemaatle bağını itiraf etmesi için çok işkence görmüş.

Hasan ve arkadaşları, Nisan’da tutuklanmış, Haziran’da ölüme mahkum edilmiş, Ekim’de (1949) kurşuna dizilerek şehid edilmiş. İzzetbegoviç, 1946’da tutuklanmasaydım, 1949’da onlarla birlikte kurşuna dizileceğim kesindi, diyerek durumunu açıklıyor. O hâlde o, hareketin önderi ya da en önemli isimlerinden biri olmalı. Ser veriyor, sır vermiyor. İzzetbegoviç, cemaat içindeki konumunu Cumhurbaşkanı olduktan sonra bile açıklamıyor. Hatta aksini ifade ediyor, 1949’daki tutuklamalar sırasında cemaatin arşivi ele geçince “Dostlar, yine buluşacaklardı ama çok dikkatli ve sakıngan bir biçimde, örgütlü faaliyetlerin ise sonu gelmişti” diyor.

Bu sözlerden “Örgüt yok, cemaat var” sonucuna ulaşmak durumundayız. Çünkü İzzetbegoviç yerinde durmuyor ve herhâlde iltifat olsun diye günü geldiğinde “Bosna Müslümanlarının lideri” diye tanıtılmıyor. Bunun bir geçmişi olmalı. Ancak o geçmiş “sırlı” döneme aittir.

ÜMMET ŞUURUNA SAHİP ÇIKTI

İzzetbegoviç, 1969-70 yıllarında “İslamî Deklerasyon” diye 40 sayfalık bir metin yayımlar. Onun amacı, azınlık durumundaki Yugoslavya Müslümanlarını bir toplum olarak yaşatmak, bu topluma aynı zamanda siyasi bir alan, bir hakimiyet bölgesi oluşturmak ve bu azınlık hâldeyken onun duygu, dert, hüzün, sevinç bakımından İslam ümmetiyle bağını korumaktır.

İzzetbegoviç, bu alanda mahirdir ve kuşkusuz 20.yüzyılın en büyük Müslüman azınlık lideridir.

İslamî Deklerasyon özetle şu hükümleri kapsıyor:

-Tarihte, aynı zamanda siyasi olmayan tek bir gerçek İslamî hareket yoktur. (O, bu hükümle geleneksel dindarlığı ve onun kurumlarını din dışı görmemekle birlikte bir İslamî hareket olarak kabul etmiyordu.)

-İslam, hayatın bütün alanlarını kapsar.

-İslamî hareket, din ve siyasetin ahenkli bir bütünüdür.

-Müslümanlar kardeştirler. (700 milyonluk İslam alemi bir bütündür.)

-İslamî hareket, manevi ve siyasal bakımdan yeterince güçlendiğinde sadece mevcut gayri İslamî yönetimleri yerinden etmek için değil, aynı zamanda yeni bir İslamî yönetim oluşturmak için, iktidarı ele geçirme çabasına girişebilir ve girişmelidir.

-Müslümanların kurtuluşu, İslam’ın ihyasıyla tarihlerine yeniden hakim olmalarına bağlıdır. Batılı fikirler, onları kurtarmaya muktedir değildir.

-Diktatör rejimler lanetlidir.

-Eğitime daha fazla yatırım yapalım, kadın haklarını yeniden konuşalım, şiddetten (terörden) kaçınalım, azınlık haklarına önem verelim.

Bu bildiri ve o dönemde ancak yayımlanıp Batı dillerine çevrilmiş olan “Doğu ve Batı arasında İslam” kitabı İzzetbegoviç’in dünyada tanınmasını sağlar. İzzetbegoviç’in o kitaptaki “Din saftır ve özü itibariyle hep aynıdır, gelişen medeniyettir (üretim ve tüketimdir); ahlâkın kaynağı dindir. Ateist olduğu hâlde insanseverlikten söz edenler, farkında olmasalar da, inkâr etseler de dinin etkisi altındadırlar” görüşleri büyük yankı uyandırır.

Bununla birlikte Yugoslav sosyalistlerin ona karşı düşmanlığı da arttı 1979’da Bosna sosyalistlerini toplayan Mareşal Tito, onlardan “İslamcılığı” canlandırmaya çalışanlara karşı mümkün olan en sert tedbirleri almalarını istedi.

Her zaman olduğu gibi önce medya harekete geçirildi, Müslüman aydınlara karşı ağır bir propaganda başladı. Ardından ilk tutuklamalar geldi, arkadaşı Hüseyin Dozo yakalandı, Bosna’daki resmi medrese hocaları ona sahip çıkmadı. Mareşal Tito öldü ama Müslümanlara karşı hareket son bulmadı. 23 Mart 1983 sabahında Yugoslav Devlet Güvenlik polisleri İzzetbegoviç ve arkadaşlarının kapısına dayandı. Gözaltına alınanlar 100 gün boyunca tek kişilik 4X2 metrelik odalarda tutularak neredeyse her gece sorgulandılar. 18 Temmuz’da Bosna’da mahkeme karşısına çıkarıldılar.

Sakın onun düşmanlarının sadece Sırp ortodoksları olduğunu sanmayın. Savcı, hâkim, hepsi sosyalizmle yoldan çıkarılmış Müslüman evlatlarıydı. Bu mahkemede biri genel biri bireysel; biri çok önemli biri çok güzel iki söz var: Savcı Bayan Reşidoviç “Dünyadaki 700 milyon Müslümandan söz ediyorsunuz. Kimdir onlar? Onların içinde ben de var mıyım?” diyerek bütün kafirlerin “ümmet şuuru”ndan ve bütün “kafirleşmişlerin” Müslüman sayılmaktan duyduğu korkuyu dile getiriyor. Bu çok önemli mahkeme İzzetbegoviç’in daha önce de tutuklanan arkadaşlarından Salih Behmen (özetle) “Hayatım boyunca Allah’a bana cenneti bahşetmesi için dua ettim. Fakat O beni bu düzmece mahkeme karşısına çıkardı. Demek ki imtihanım buymuş” diyor. Bu da çok güzel.

Devam edecek