İnsanın erdemli oluşuna veya mücadelesini verdiği davasının haklı oluşuna gösterilebilecek delillerden birisi de; rakipleri/düşmanları tarafından takdir edilmesi, meziyetlerinin övülmesidir.

Gerek Siyer-i Nebi`de gerekse de uzun İslam tarihinin geçmiş ve yaşayan zengin hafızasında büyük Müslüman şahsiyetlerin, davetçilerin ve cemaat ile örgütlerin düşmanları tarafından takdir edildikleri, övüle geldikleri sahneler ile doludur.

Elbette ki bir davetçinin bu tür övgü ve takdirlere ihtiyacı yoktur. Ancak bu durum öncelikle davetçiye büyük bir moral, ardından da karşıtlarına karşı ortaya çıkan bir izzet durumunun yaşanmasına vesile olacaktır.

“İslam güzel ahlaktır”, “Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” diye buyurarak hayatın her anında ve mücadelenin her safhasında güzel ahlakı prensip edinen Hz. Muhammed`in (sav), düşmanları üzerinde bıraktığı tesirin büyüklüğünü gösteren birkaç örneği (teberrüken) zikretmekte fayda var:

— İlginçtir ki; Kureyş, O`nunla 21 yıl boyunca mücadele etmesine rağmen asla O`na “yalancı” diyememiş, tam aksine her zaman “doğru sözlü” olarak nitelendirmiştir.

— Mekke`den hicret etmek zorunda kalmasına rağmen Kureyş`lilerin kendisine güvenerek emanet ettikleri eşyayı-emtiayı sahiplerine teslim etmeyi düşünecek kadar ince ve yüce ruhlu oluşu O`na verilen el-Emin sıfatını ölümsüzleştirmişti.

— Medine (İslam Devleti) döneminde Yahudileri, mecbur olmamalarına rağmen kendi aralarındaki bazı sorunlarda Peygamberi hakem göstererek “O, adildir” demişlerdir.

— Ebu Süfyan ve beraberindeki tacirler ticaret için Şam`da bulundukları esnada Bizans Kayzeri tarafından konuk edilip sorgulandıklarında, Hz. Peygamber`in üstün vasıflarını O`nun gıyabında ikrar etmek durumunda kalmışlardı.

— Mekke`nin fethiyle esir edilen Kureyş ahalisine “Ey Kureyş, şimdi size ne yapmamı bekliyorsunuz?” diye sorduğunda onlar hiç tereddüt etmeden “iyilik umarız. Sen kerim bir kardeşsin, kerim bir kardeşin oğlusun” demişlerdi.

— Huneyn Gazvesi akabinde ele geçirilen muazzam ganimeti gören Mekke`nin üç büyük zengini olan Ebu Süfyan Suheyl b. Amr ve Safvan b. Umeyye Nebi`nin etrafında dört dönmeye başlamışlardı. Çünkü O`nun cömertliği herkesin takdirini kazanacak boyutlardaydı. Her birine yüzer adet deve verildikten sonra Safvan şu itirafta bulunmuştu:

“Ben Muhammed`ten daha cömert birini görmedim.”

Buraya kadar zikredilenler insanlığın iftiharı Resulullah (sav) ile O`nun gerçek varisleri olan İslam Davetçileri`nin doğal ve örnek yaşantılarının yansımasıdır. Peygamber ve takipçileri vahyin ışığında öylesine güzel bir hayat sürerler ki düşmanları olan kâfir ve müşrikler, onları övüp takdir etmekten geri duramazlar.

Bir de şeytanın takdiri, şeytanî takdir ve şeytanın şakirtlerinin takdirleri vardır. Öyle ki bu cenahın takdirleri sadece zayıf imanlıları ve safı belli olmayan hümanizm takıntılı renksiz kişi ve toplulukları sevindirir. Yüce Allah`ın nuru ile bakıp görmeye alışmış olan feraset ehli davetçiler ise bu cenahın övgülerine, güzel sözlerine Munafikûn Suresi 1. Ayeti`nin projeksiyonuyla bakarlar. Bu ayette Hakk Teâlâ:  “(Ey Muhammed) Münafıklar sana geldiklerinde ‘Senin elbette Allah`ın Peygamberi olduğuna şahitlik ederiz` derler. Allah senin, elbette kendisinin peygamberi olduğunu biliyor. (Fakat) Allah, o münafıkların hiç şüphesiz yalancılar olduklarına elbette şahitlik eder.” Diye buyurur.

Şeytan, şürekâsı ve şakirtleriyle bir realiteyi dahi dile getirdiklerinde temkinli ve uyanık bir şekilde yaklaşmak gerekir.

Şeytan ismi, insanoğlu ile olan mücadelesinde kullanılır. Yüce Allah katında gerçekleşen diyaloglarda İblis ismi kullanılırken, Azzazil ismi şeytanın kendi hemcinsleri arasında kullanılır. Kıyamete kadar insanoğlunun “Apaçık düşmanı” ilan edilen şeytanın hilesi “zayıf” olarak nitelenmiştir. Ancak bu “zayıflık” basiret sahibi inananlar için alt edilebilir bir durumdur, yoksa gönlünü ve fikrini şeytanın Disneylandı haline getirenler için bu zayıf hile pek güçlüdür. Şeytan (ve şakirtleri) insanlığın ve hususen inananların apaçık düşmanları iken, onlardan gelecek övgü ve taltiflerin ne değeri olur ki? Şeklinde sorulabilir. Doğrusu yukarıdaki ayetin siyak ve sibakına bakıldığında bu övgü-takdirlerin herhangi bir değerleri olmadığı gibi aldatma, yanıltma ve tuzak amacıyla söylendikleri anlaşılır. (Büyük) şeytan olarak adlandırılan ABD`nin bütün yaklaşımlarını da aynı bağlamda ele almak gerekmektedir. Öncelikle “Gönüllüler Koalisyonu” şeklinde organize edilen bir kısım birleşik güçlerin Bosna-Kosova müdahalelerinden beridir Uluslararası Sistem (yani batı koalisyonu) tarafından onay verildikçe meşru bir zeminde değerlendirildikleri, görülmektedir.

Batı Koalisyonunun İslam coğrafyasında icra ettiği her eylem ve söylemin gizli bir ajandası ve derin analizler sonucunda hedeflediği belli amaçları vardır. Yaşanan her değişimin kendi kontrollerinde ve kendi çıkarlarına hizmet etmesini isterler. 90`lı yıllarda Kafkasya`da gerçekleşen “Kadife-Turuncu... Devrimler” nasıl Batı tandantslı ve NATO`nun genişlemesi Rusya`yı çevreleme stratejisi üzerine kurulduysa bugün de “Arap Baharı” rüzgarının kendi (destekledikleri) yelkenleri doldurması için uğraşmaktadırlar. Bunun için “Di Lampedusa ilkesi/Sendromuyla” hareket etmekten çekinmemektedirler. Buna göre: Hiçbir şeyin değişmemesi adına her şeyi değiştirmek (değiştiriyor görünmek)`tedirler.

Ve hazindir ki tüm bu değişimleri kendilerine laf, söz, bomba ya da kurşun gelmeyecek şekilde yine bu coğrafyadaki yardımcıları veya tuzaklarına düşürdükleri İslami güçler eliyle yapmaktadırlar. Bu noktayı zikrederken, rüyasında şeytanı gören adamın hikayesiyle benzerliği dikkat çekmektedir.

Rivayet edilir ki; “Bir adam rüyasında omuzlarında bazı yularlar olduğu halde şeytanı görüp sormuş.

— Bu yularlarla ne yapıyorsun?

— Bunları bazı insanlara doğru fırlatıp onları avlayarak dilediğimi yapıyorum.

— Peki benim yularım da var mı orada?

— Senin (gibilerin) yulara ihtiyacı yok. Bir işaretimle zaten koşa koşa geliyorsun(uz)” der.

Bugün şeytanın gönüllü hizmetkârlığını yapan krallar, diktatörler ve İslam karşıtı oluşumlar için zaten yulara ihtiyaç yoktur, bir işaret, bir telefon yeterlidir. Ancak Müslüman olduğunu söyleyip İslam için (!) mücadele verdiğini iddia eden devlet ile yapıların birer yular hükmündeki (tehdit veya) övgülerine aldanmaları hazindir.

Şeytan veya şeytan rolüne soyunanların takdirlerinin neticesi hakkında ibretamiz bir fıkra anlatılır. Buna göre;

“Bir mecliste şeytanın özellikleri ve ondan sakınılması hakkında konuşulurken adamın birisi; “Yahu siz de her şeyi şeytandan biliyorsunuz. Şeytan o kadar da kötü değil” diyerek şeytan lehine bir konuşma yapar. Aynı adam o gece rüyasında şeytanı görür. Şeytan ona; “Bugün beni savundun, ben de sana bir hediye vereceğim” diyerek onu bir ormana götürür. Bir yeri işaret ederek; “Sabah uyandığında gelip burayı kaz, Buradaki hazineyi al” der. Adam, “Ben burayı nasıl hatırlayacağım?” diye sorunca da şeytan:

“O kolay, şimdi sen buraya büyük abdestini yap, uyandığında rahatlıkla bulursun” der. Adamın sevinci uyanıncaya kadar sürer. Şeytan(laşanların) iyiliklerinden-övgülerinden alınacak sonuç ancak öyle neticelenebilir.

Sözün özü; -Kur`an-ı Kerim, şeytan ve dostlarının tüm atraksiyonlarını- hilelerini ana hatlarıyla Müslümanlara anlatmıştır. Ne yazık ki diğer birçok konuda olduğu gibi İslam ümmeti, dostlarını seçme konusunda da benzer hataları yapmaktadır. Kur`an ve sünnet perspektifiyle zihinsel değişimin, devrimin yolu açılmalı, Müslümanlar ve tüm yeryüzü mustazafları için düşman olan kesimler bu zihin dünyasında kodlanmalıdır. Kültür dünyasında “ortak karşıt tasavvuru” geliştirilmelidir. Yaşanan bunca işgal ve zulümlere rağmen İslam dünyasının halen kendi kültür dünyasında ortak (aynı) düşmanlar konusunda birlik olamaması en vahim durumlardan birisidir. Mevcut halimiz M. Akif`in deyimiyle, “Ta ezelden akrabayız biz bize. Akrep olduk bakmaz olduk yüz yüze” gerçeğini yansıtmaktadır. –İslam ümmeti üzerinde bıkkınlık ve umutsuzluk etkisi yapan “Öğrenilmiş çaresizlik veya kendini destekleyen saplantı psikozlarından” büyük bir özgüven ile çıkmanın yolları aranmalıdır. Yüce Allah en ağır şartlarla karşı karşıya kalan Nebi ve Ashab-ı Kiram`a adeta umut aşılayarak “Gevşemeyin, üzülmeyin. İnanmışsanız üstün gelecek olanlar sizlersiniz!” (3-139) buyurmuştur. Müslümanların sırtını sıvazlarken silahlandırıp birbirine saldırtan batılı ülkeler doğal görevlerini yapıyorlar. İslam coğrafyası bu derin uykusundan uyandığında elinde ne kaldığına-kalacağına bakmalıdır.

Faruk Kuzu
KANDIRA 2 NOLU F TİPİ CEZAEVİ