ABDULKADİR TURAN / ANALİZ

1930’lı yıllardan bu yana Dersim konusu, Türkiye’nin en çok konuşulan, en çok tartışılan acılarındandır. Aleviler, devletten özür bekliyorlar.

Bir devletin, yol açtığı acıyı ifade etmesinin o acıya muhatap olanlar için değeri… Bir toplumun, bir devlete bunu kabul ettirmesinin değeri… Asla küçümsenemez. Dersimlilerin ısrarı bu yönüyle saygıya değerdir.

İsyan bastırma hakkını kullandığını iddia eden devlete, “Hayır, sen bir hakkı kullanmadın, sen haksızlıkta bulundun” demek ve o devletin “Sizden özür diliyorum, ben haksızlık yaptım” demesi… Devletin bundan sonraki tutumlarını da etkileyeceğinden ayrıca değer verilecek bir ısrardır.

Ancak konu Dersim olunca sorunun başka yönleri de var. Dersim Alevileri, daha Osmanlı günlerinden kimliklerini koruma mücadelesi veriyorlardı. Bu kimlik Dersim-Sivas çevresine özgü oluşmuş bir Alevi kimliğidir. Dersimliler, bu kimlikle defalarca Osmanlı’ya karşı koymuş ve her seferinde ağır kayıplar verseler de neticede kendileri olarak kalmışlardı. Osmanlı, 1920’li yılların başında tarihe karışırken Dersim Alevileri hâlâ “Biz, Alevi Müslümanlarız” demeye devam ediyorlar. Osmanlı siyasi varlığı sona ermiş, onlar var olmaya devam etmişlerdi.

Batı anlayışında toplumlar için yok oluş iki boyutludur:

1. Bedensel yok oluş

2. Sosyo-kültürel yok oluş

Bedensel yok oluş, Amerika’da Kızılderili örneğinde olduğu gibi bir toplumun öldürmelerle tükenme noktasına gelmesidir. Sosyo-kültürel yok oluş ise İslam’daki manevi yok oluşun Batı kavramlarındaki karşılığıdır. Bir toplumun dinini, dilini ve geleneklerini unutarak kimliğini kaybetmesini ifade eder.

Osmanlı dönemindeki acılarda Dersimliler, belki bedenen çok kayıp verdiler ama sosyo-kültürel kimliklerini korudular. Olumlu veya olumsuz, onların kendilerini ait gördükleri Alevi-Müslüman kimliğini yaşatmayı başardılar.

1937-1938 YILLARI SONRASI ALEVİ-MÜSLÜMAN KİMLİĞİ
Dersimlilerin Ehl-i Sünnet ve Şafii iken bir İran göçü sonrasında mezhep değiştirdiklerine dair görüşler vardır. Sıradan bir Dersimlinin dindarlığını unutmuş bir Şafii’yi andırması, bunun doğruluğuna işaret ediyor. Ama ondan daha güçlü kanıt, Dersim Alevileri’nin kendilerini Alevi diye adlandıran örneğin Güney Anadolu Tahtacılarına hiç benzememesidir. Dersimliler, kültür ve inanç olarak İmamiye (Caferilik) mezhebinden de farklıdırlar.

Dersim Alevileri, saf hâlleriyle daha çok Ehl-i Beyt aşkını önemseyen ama dindarlığını unutmuş Ehl-i Sünnet mensubu tarikat veya aşiret mensuplarına benziyorlar. Onlarda yoğun bir Ehl-i Beyt sevgisi var. Ama büyük sahabeye hakaret yoktur. Kimse Dersimli bir komşusunun sahabenin büyüklerine hakaret ettiğini işitmemiştir. Bu, ne onların günlük dilinde var, ne de halk türkülerinde…

Her ne olursa olsun, Cumhuriyet’in kuruluş sürecine gelindiğinde Dersim Alevileri, kendilerini devletin etkisinden uzak tutmak istiyor ama aynı zamanda Ehl-i Sünnet Kürtlerden de farklı tutuyorlardı. Kendine özgü bir durum içinde olan bir toplum olarak varlıklarını sürdürüyorlardı.

Anadolu’nun en dindar insanından bile daha çok Ehl-i Beyt vurgusu yapıyorlardı. “Seyid” ve “Pir” denen dini emirlerin etrafında toplanmışlardı. Onlara sıradan bir Anadolu insanının hocasına, şeyhine gösterdiği saygıdan daha çok saygı duyuyorlar, onlara sadece inanç konusunda değil, günlük hayatta da itaat ediyorlardı.
Bununla birlikte bir ilmiye sınıfından yoksundular. İnançlarını daha çok “ezber” bir kültürle koruyorlardı. Ama vardılar ve bundan sonra da “Alevî Müslüman” olarak var olmaya devam edeceklerine inanıyorlardı.

1937-1938 olayları ve sonrasında yaşananlar, onlara yok olma endişesi yaşattırdı. Belki o tarihte Munzur nehri kıyısında can veren nice Dersimli, Alevi -Müslüman Dersim kimliğinin artık fiilen son bulduğunu düşündü. Belki, Anadolu’ya kaçırılan Dersim kızları, kendileriyle birlikte Dersimî kimliğinin artık tarihe karıştığını düşündü. Ama öyle olmadı. Dersim’de kalanlar, Dersim’e dönenler ya da Dersim dışında bir araya gelenler “ben Alevi ve Müslümanım” demeye devam etti, o özgün kimlik geçirdiği felakete rağmen kendisini korudu, bedensel yok oluşlarını hedefleyen saldırılara karşı dayanıklı olduğunu ispatladı.

Ama ya sonrasında…

SOSYALİZM DERSİMLİLERİ ASİMİLE ETMEK İÇİN KULLANILDI

Dersimliler, 1960’lı yıllardan itibaren muhtemelen Devlet Planlama Teşkilatı Sosyal İşler Dairesi maharetiyle sosyalist propagandaya tabi tutuldu.

Böyle bir çalışmanın hedefi şu olabilir:

1. Kendilerini farklı gören Dersimlileri sosyalizm üzerinden bazı siyasi partilerin çalışmalarına ortak ederek Türkiye ile bütünleştirmek

2. Sosyalizm üzerinden Dersimlileri çağdaşlaştırmak

3. Acılar karşısında aşiret farkını, kavgalarını aşan Dersimlileri farklı sosyalist gruplar üzerinden bölüp birbirine düşürmek

Bunların hepsi projeyi yapanlar için akla uygun (rasyonel) hedeflerdir. Ancak asıl hedef herhalde 27 Mayıs 1960 İhtilali ile kendisine sosyal bir taban arayan resmi ideoloji bürokrasisinin Dersim Alevilerini sosyalizm üzerinden bir sosyal tabana dönüştürmesiydi.

Bunun doğruluğuna en büyük işaret, Alevilerin İhtilalin partisi CHP’ye günden güne daha da yaklaştırılmasıdır. 1960 İhtilali’nden sonra aktif Alevi gençlik sosyalist örgütlere kayıp birbiriyle çatışırken kimseye faydası dokunmayacak eylemler yapıp ardından yaşamını hapishanelerde söndürürken ana Alevi kitle CHP için önemli bir tabana dönüştü.
Geniş bir sosyal grubun, kendisine yönelik bütün acılardan sorumlu tuttuğu bir siyasi partinin ana kitlesine dönüşmesi… Çok derin sosyolojik ve psikolojik tahliller isteyen bir durumdu bu. Ama bütün eleştirilere rağmen, çelişkinin açığa çıkmış olmasının sağladığı güçlü uyarıya rağmen geniş bir Alevi kitle bu tutumunu hâlâ hiç sorgulamadan sürdürüyor. Bunun nedeni ne olabilir? Belki CHP dışındaki partilerin iktidarında Alevilerin kimlik kaybına uğrayacaklarını düşünmesi…

Peki, Aleviler, sosyalizm için verdikleri bedel ve CHP için yaptıkları, psikolojik travmaya yol açabilecek fedakârlık karşısında kimliklerini koruyabildiler mi?

Sosyalizm, yoksulluk diyordu, Aleviler yoksuldu. Sosyalizm işçi hakları diyordu, Aleviler işçiydi. Sosyalizm insan hakları iddiasında bulunuyordu, Aleviler insan hakkı talep ediyorlardı. Sosyalizm din düşmanıydı, Aleviler dinle bağlarını sorguluyorlardı. Sosyalizm isyan diyordu, isyan Dersim Alevilerinde bir gelenekti. Bunun yol açtığı çekimle Alevi gençler grup grup sosyalistleşti, hâlâ da kendilerini sosyalizmle ifade ediyorlar; Alevilikten sosyalizme geçiyorlar.

Bu, açık bir kimlik kaybı değil midir?

Madem Aleviler, kimliklerini kaybedeceklerdi, o hâlde o kimliği korumak için niye bu kadar bedel ödediler? Ya da kimliğin kaybı için bedel ödemeye gerek var mıydı? Dünyanın neresinde bir toplum kimliğini kaybetmek için bedel ödemiş?

Yoksa sosyalizm ile Alevilik bir arada olur muydu? Alevilik, Hz. Ali gibi bir İslam kahramanı ve onun ailesiyle özdeşleşmemiş miydi? Hz. Ali ve Ehl-i Beyt’in dinî bir yönü yok muydu? Sosyalizm ile bu dinî yön nasıl bir arada yürüyecekti?

Ya CHP’lileşmek, ne uğruna? CHP, çağdaşlaşmayı mı sağlıyordu? Alevilik, çağdaş Batıcılıkla örtüşür mü? Aleviler CHP’nin çağdaş ulusçuluğuna razı oldularsa neden 1937-38’de o kadar direndiler? Madem teslim olacaklardı, o acıları niye çektiler? Savaşla teslim olmadıkları CHP’ye nasıl oldu da ideolojik değişimle teslim oldular?

Cevap:

1937-1938’de bir travma yaşayan Aleviler o büyük acının tahribatı altında aldatıldılar. Kendilerine yapılan zulmün kaynağı saptırıldı. Onlar, kendilerine karşı fiili savaş ilan edenlerin kültürel savaşına yenildiler; kurtuluşu kendilerini sosyo-kültürel olarak imha etmek isteyen güce sığınmakta aradılar.

O güç, onlara “Sizi imha eden bizim sağ yanımızdı” diyordu. Açık açık yalan söylüyordu. Çünkü İsmet İnönü, 1970’li yıllara kadar yaşıyordu ve CHP’nin başındaydı. Ama Türkiye sağı, Türkiye sağının partileri sistemin projelerine muhalefet etmekten korktukları için çıkıp “Bunlar yalan söylüyor, biz sizi imha etmedik, sizi imha edenler onlardır ya da bizim içimizde onlar gibi düşünenlerdir” diyemiyordu. Aksine sistemin, Alevileri CHP’nin yanına itecek projesini destekleyecek söz ve tutumlar sergiliyordu. İslamî gelişmeye öncülük edenler de

1. Sağ siyasetle İslamî ideal arasındaki farkı tam anlatamadılar.

2. Alevi gençlerinin yoksulluğa, insan hakları ihlallerine, işçi haklarının ayaklar altına alınmasına karşı sığındıkları sosyalizmin kurtuluş yolu olmadığını onlara anlatamadılar, aksine adeta onlara sosyalizmi yakıştırdılar, “Tam ideolojinizi bulmuşsunuz” der gibi davrandılar.

Neticede Aleviler sosyalizmin ve CHP’nin Batıcı çağdaşçılığının tabii kitlesi oldu. Sosyalizm bütün dünyada tükenirken Alevi gençler hâlâ sosyalist idealler uğruna eylem yapıyor, ömür boyu hapis cezasına çarpıtılıyor. CHP, kan kaybederken Aleviler CHP’de ısrar ediyor; CHP’yi ayakta tutan asıl güç oluyor.

CHP eski CHP’dir. O hâlde değişen ve daha doğrusu CHP içinde eriyen Alevilerdir. Ama CHP içindeki Alevilerin önemli bir kesiminin sıradan CHP’liden farkı da var. Alevi CHP’li aynı zamanda kendisinin sosyalist olduğunu düşünmekte, işi daha da karmaşıklaştırmaktadır. Hem Alevi hem sosyalist hem CHP’li… Bu tam anlamıyla bir kimliksizliktir. Bir tükeniştir. Acaba CHP’nin resepsiyonlarında boy atan Alevi erkeği veya Alevi kadını nesiyle Alevidir? Sosyalizm üzerinden sağlanan bu çağdaşlaşma, tam anlamıyla bir asimilasyondur, erimedir, tükeniştir.

ALEVİLERİN ÖNÜNE KONAN ÇAĞDAŞ KİMLİK

Özellikle 28 Şubat sürecinde bir avuç ateist Alevi üzerinden “Ali’siz Alevilik” dayatıldı. Projenin mimarları, 27 Mayıs 1960 İhtilali ile Alevileri sosyalizme yöneltme projesinin başarıya ulaştığına ve onları ismen de İslam’dan koparmanın zamanının geldiğine inanıyorlar. Alevilere “Sizin İslam’la hiçbir ilginiz yok” diyorlardı. Alevilerin ateistleşmiş bir kesimi de sosyalizmle geldikleri yere bakıp “Evet, bizim İslam’la bir ilgimiz yok.” diye onları tasdik ediyordu. Toplumun ezici çoğunluğu, bu durumu tasdik edip “Alevilerin İslam içinde yeri yok” dese proje amacına ulaşacaktı. Onlar kendini çekecek, toplum onları itecek, neticede Aleviler saf dışı olacaktı.

İslam olmakla İslam toplumu içinde olmak farklı durumlardır. Alevilerin akidevî özel durumu bir yana bırakılarak bu kitle pratikte hep İslam toplumu içinde sayılmış. Onların etrafındaki Ermeni gibi topluluklar askerliğin dışında tutulurken Aleviler cihada çağrılmış, cephelerde can da vermiş.

28 Şubat’tan sonra yapılmak istenen, Alevilerin lehine değildi. Böyle bir kimliklendirme onları bütünün dışına itecekti, dışarıya açık bir coğrafyada yoğunca yaşama gibi bir durumları da olmadığına göre ötekileştirilen bir gayr-i müslim azınlık konumuna düşeceklerdi.

Bu kimliklendirme İslam’ın da lehine değildi. Çünkü sayıları milyonlarla ifade edilen bir kitleyi dışarıya atmak, hatta fiilen dışarıda olsa bile, bu fiili durumu resmileştirerek pekiştirmek İslam’a bir şey kazandırmazdı.

Bu oyun genel bakımdan tutmadı, küçük bir azınlıkla mahdut kaldı. Ama Alevi gençlerin sosyalist verimsizliğe sürüklenme durumu devam ediyor. Sosyalistler, Alevi kültüründen devşirdikleri türkülerle Alevi gençleri kendi ilgi alanlarına çekiyor ve ardından Alevilikle bütün bağlarını kesip onları ateizmin kör dünyasına sürüklüyorlar.

Bundan en çok zarar gören yeni Alevilerdir. Sosyalizm, Alevileri asimile ediyor. Alevilerin bunu görüp sosyalizme karşı durmaya, kendilerini aldatan sosyalist liderleri özür dilemeye çağırmaya ihtiyacı ve sorumluluğu vardır.

Devletin özrünün önemi inkâr edilemez. Ama asıl işlevsel olacak olan böyle bir özür olacaktır. Aksi halde bugün “Ben Müslüman değilim, sadece Aleviyim” diyen gençler, yarın öbür gün “Aleviliğin kaynağı da İslam Peygamberinin ailesine dayanmıyor mu, gerçek bir sosyalist böyle bağlara evet diyemez” diyecek ve Aleviliğini de inkâr edecektir.

Alevilere, sosyalizm üzerinden girdikleri bu tükeniş koridorunu fark ettirmek İslamî kesime düşüyor. Alevileri Ali’nin yolu İslam pratiğine çekmek, onları Ali’nin yolundan uzaklaştırmaktan neden daha zor olsun ki?