ABDULKADİR TURAN / DOĞRUHABER / ANALİZ

Bizde siyaset uzun süredir eyyamcıların ve solcuların elinde. Eyyamcılar aktör değildir, zaman nereye dönerse onlar oraya dönüyor. Siyasette dümen solun elinde. Tasfiye zamanı geldiğinde kendisini tasfiye etmeyeni siyasi gidişat tasfiye eder. Solun bu dümeni bırakmaya niyeti yok. Solu tasfiye etmek, seçmene kalıyor. Bu seçmen, er geç solu siyaset sahnesinde aktör olmaktan çıkaracak. Çünkü seçmen solcu değildir.

COĞRAFYASINA YABANCI OLMAK

Bir coğrafyayı yönetmek isteyenlerin o coğrafyaya yabancı olmaları hep problem olmuştur. Bir coğrafyaya yabancı olmanın birkaç yönü vardır: Fiziki olarak o coğrafyayı bilmemek, beşeri olarak o coğrafyayı bilmemek. Ama yabancı olma hali, bu ikisinden de daha kapsamlıdır.

Bir coğrafyanın fiziki olarak tanınması en çok birkaç ayı alır; beşeri olarak tanınması da çok sürmez. Konunun uzmanları, eldeki verilerden de yararlanarak kısa bir süre içinde nüfus bilgilerini ve ilgili diğer bilgileri toplar, ansiklopedik eksikliği tamamlar.

Bir coğrafyaya asıl yabancılık, yönetmek isteyenlerin inanç, düşünce ve duygularının, toplumun inanç, duygu ve düşüncelerinden farklı olmasıdır.

Yönetme talebinde bulunanlar, topluma bu anlamda yabancı ise onların başvuracağı yol, hiledir, baskıdır. Ancak bunlardan biri tek başına yetersiz kalacağından çoğu zaman onlar için çözüm ikisinin birlikteliğidir.

Tarih kararlı bir tutum karşısında ikisinin birlikteliğinin de etkili olmadığını gösteriyor. Sandık başına giden sıradan bir Vanlı, Bitlisli, Diyarbakırlı, Mardinli, Urfalı ile sol görüşten bir parti ve aday arasında ne inanç ne duygu ne düşünce ne yaşam tarzı birlikteliği vardır. Halkın saati ile onların saati tamamen farklı ayarda.

Temsil edenle temsil edilenin birbirine benzemesi esastır. Temsil eden, sadece vekâleti almış kişi değildir. Aynı zamanda temsil ettiği kişinin bir minyatürü, bir fotoğrafı gibidir. Temsil edilenin o fotoğrafta görünmesi, ona bakınca kendisini onda görmesi beklenir. Diğer bir ifadeyle oy verilen, oy verenin aynasıdır. Oy veren, o aynaya baktığında kendisini görmelidir.

Serbest ve şeffaf bir seçimde genellikle böyle bir sonuç alınır. Nitekim Muhammed Mursi, inançta, düşüncede, duyguda, hayat tarzında Mısır halkının bir ortalaması gibidir. Mısır halkı daha özgür olsaydı, Mursi’ye daha çok oy verirdi. Çünkü onlara en çok benzeyen odur.

Ama Suriye’de Hafız Esad’ın, Mısır’da Hüsnü Mübarek’in kendilerine oy veren halkın aynası oldukları söylenemez. Onlar ancak, baskıyla oy alabilmişlerdir.

Türkiye’de Süleyman Demirel’in de Anadolu insanının ortalamasını yansıtmadığı biliniyordu. O da hileyle oy alıyordu. Burada hileden kasıt, seçim sonuçlarını oy sayımı sırasında değiştirmek değildir elbette. Süleyman Demirel, diliyle halka kendilerinden biri olduğunu kabul ettiriyor, halkta var olan bütün niteliklerin kendisinde de bulunduğuna inandıracak bir propaganda yürütüyor, halk ona inanıyor ve ona oy veriyordu. Ya da Demirel, kendisi gelmezse Komünistlerin Türkiye’ye hakim olacağına dair bir algı oluşturuyor. Halk da buna inanıyor ve kendisine daha yakın bulduğu Necmettin Erbakan’a oy vereceğine Demirel’e oy vermeyi seçiyordu. Bu, hilenin başka bir türüydü.

Namaz kılmayana güvenmeyen, oruç tutmayanı “gavur” diye zihninde kotlayan, namus kavramını sorgulayanı “deyyus” olarak gören sıradan bir seçmen, namaz kılmayı, oruç tutmayı aşağılayan, namustan söz etmeyi ilkellik, kadın düşmanlığı olarak gören bir sol adaya nasıl oy verecek?

Seçenle seçilecek olan arasında hiçbir yakınlık yok. Birbirine tam zıt. Yaşamları gibi özlemleri de farklı… Biri daha dindar bir dünya özlerken biri dinsiz bir dünyanın hayali ile yaşıyor. Öyle bir dünya kurmanın mücadelesini veriyor. Bir kesişme noktaları yok. Ama biri diğerinden temsil talep ediyor.

Okumuş toplumların, doğru bilgilendirme imkânına sahip toplumların böyle bir talebi karşılaması mümkün değil. Temsil edenle temsil edilenin yakınlığı ile gelişmişlik arasında bir ilişki vardır. Bir toplum ne kadar gelişmişse o toplumda temsil edenle temsil edilen o oranda birbirine yakındır. Bir toplum ne kadar geri kalmışsa o toplumda temsil edenle temsil edilen o oranda birbirine uzaktır.

Batı ülkelerinin idarecileri Batı toplumlarının ortalamasını yansıtırken Afrika ülkelerinin idarecileri ile Afrika halkları arasında hiçbir benzerlik yoktur.

Sosyalist yapı, seçimlerle ilgili bu gerçeklerin hepsinin farkındadır. Halka normal koşullar altında seçim hakkı verilse çok az kişi Van’da, Batman’da sosyalist bir adayı tercih eder.

Toplum geri kaldıkça biyolojik bağı, diğer bağlara tercih eder. Okullaşma oranının yüzde yüzü bulduğu bir ülkede, akrabalık çok az kişinin tercihinde rol oynarken okuma yazma oranının düşük olduğu toplumlarda seçmen için akrabalık birinci tercih nedenidir.

Bunun nedeni, eğitimden habersiz olanın hâlâ insan davranışında biyolojik etkenlerin asıl etkenler olduğunu sanması, biyolojik olarak kendisine yakın olanın inanç, düşünce, duygu ve hayat tarzında da kendisine yakın olacağını sanmasıdır. O hâlâ amcasının oğlunun, kardeşinden sonra kendisine en yakın kişi olduğunu zannediyor. Oysa amcasının oğlu, eğitimle ve diğer etkinliklerle aldığı şekille dünyada kendisine en uzak kişi konumunda olabilir. Kendisi neye dostsa amcasının oğlu, ona düşman; kendisi neye düşmansa amcasının oğlu ona dost olabilir.

SOSYALİST YAPI, BİZİM İNSANIMIZA YABANCIDIR

Sosyalist yapı, bizim insanımıza yabancıdır. Bu yabancılığın normal şartlar altında sandığa yansıması kaçınılmazdır. Normal şartlar altında bir sosyalistin Siirt’ten alacağı oy, yüzde beş bile değildir. Seçenle kendisini seçtirmek isteyen arasında fark vardır. Bu fark, sosyalistin tercih edilmesine engeldir.

Sosyalist, bunun farkındadır. Önünde iki yol vardır: Baskı ve hile.

Bu iki yol da sonuna kadar deneniyor: Bir yandan baskı, öte yandan hile… Hem tehdit hem aldatma… Ya ikisi de iflas ederse… Sosyalist yapıyı endişelendiren budur. Halk bir kez sorgulamaya başlarsa bunun sonu gelmez. Geçmişte baskıyla bu sorgulama engellendi. Halk, sosyalist yapıyla ilgili bir eleştiriyi dinlemekten bile korkuyordu. “Kürtçülük” de hilenin bir parçası olarak kullanılıyordu.

Bugünün iletişim dünyasında baskının her şeyin önüne geçmesi mümkün değildir. İletişimin gücü hem baskıyı hem hileyi anlamsızlaştırabilir. Sosyalist yapı kendisini kabul ettirme araçlarından yoksun kaldıkça endişeye kapılıyor ve saldırganlaşıyor, tahrik edici eylemlere yöneliyor. Tahrik etmek, İslam dünyasındaki bütün gayri İslamî yapıların en büyük sermayesidir. Bu sermaye işe yaramadıkça onların bir adım bile yol alması mümkün değildir.

Kendisini evden diye tanıtan bu yabancının yabancılığı anlaşıldıkça, onun kendisini evden gösterme hilesi ortaya çıktıkça ona destek azalacaktır. Süreç, onun aleyhinedir. Bunun için süreci durdurmanın yolunu arıyor.

KENDİ COĞRAFYASINA MOĞOL OLMAK

Siyasi bir yapıyı güçlü kılan unsurlar vardır:

1. İktidar olmak istediği yerle güçlü bir bağa sahip olmak

2. Halkın meşru kabul ettiği amaçlar için çalışmak ve o meşru amaçları gerçekleştirmek

3. İnanılır projeler geliştirmek ve o projeleri gerçekleştirebileceğine dair bir algı oluşturmak.

Halkın değerlerine yabancı olmak, sol için büyük bir güçsüzlük nedenidir. Buna meşruiyet problemi de eklenince solun lider yapı olarak öne çıkmasına yol açan bütün gerekçeler ortadan kayboluyor.

Solun “özgürlük” diye içkiyi, zinayı yayma projelerine halk niye destek versin? Halk, içki ve zinayı nasıl meşru görsün?

Diğer alanlarda da sol, bugüne kadar ciddi bir proje geliştirmediğine göre sol hangi gerekçeyle halktan oy istesin?

Solun içinde bulunduğu vaziyet gerçekten ağır… Bu vaziyetten kurtulmak için bulduğu yöntem ise eski döneme ait: Baskı ve hile…

Bir topluluk ne kadar zayıfsa o ölçüde zayıf hedeflere saldırır. Kendileri ile mücadele eden silahlı güçleri kolaylıkla vurabilen devletler o silahlı güçleri hedef alırken bunu beceremeyenler masum sivil, kadın ve çocukları bombalarlar.

Sol örgütün, 1980’li yılların başında askeri hedeflerden çok sivil halka saldırması onun acımasızlığının yanında güçsüzlüğünün işaretiydi. Solun bugün başka yollarla aynı noktaya dönmesi, bir mitingden dönen savunmasız kadınlara saldıracak kadar yoldan çıkması da onun zayıflığının işaretidir.

Ama onlar, gerçekten bu memleketi tanımamışlar. Hâlâ bu memlekete Fransızlar demek bile yanlış, Fransızlar, işgalden önce büyük alan araştırmaları yapmışlardı. Daha çok kendi coğrafyalarına Moğollar…

Sol proje, mantıklı temellere oturmadığı için sorgulatmama üzerine oturuyor; halktan bir tür emir eri asker üretmeye kalkışıyor:

Halk duyacak, inanacak ve emri yerine getirecek!

Bugünün dünyasında bu, artık mümkün değil. Ancak iletişim yolları tıkanmış kitleler bu tür bir emir erliğine yatkın olabilir. Seçim çalışmaları bu iletişim tıkanıklığını da ortadan kaldırıyor ve halka en etkili olan iletişim yolunu, yüz yüze görüşmeyi açarak sorgulatma imkânı sunuyor.

Düne kadar, kendisine söylenecek olanı beklemekle yetinen halk bugün soruyor: Parti olarak ne yaptınız ve bundan sonra ne yapacaksınız?

Bu soruya karşılık, solun elinde “Yaptıklarımız yapacaklarımızın güvencesidir” gibi bir cevap yok. Halk, soldan değişim bekliyor. Sol, bu değişim talebini anlamak istemiyor. Önündeki halk tablosuna bakacağına kendi zihnindeki ezber tabloyu okuyor. Halkın önerilerini konuşacağına halkı elindeki kalıba sokmaya çalışıyor. Göstermelik birkaç başörtülü aday ve bir zamanların CHP’si misali bir iki “maşallah, inşallah” ifadesiyle halkın yetinmesini bekliyor, olmuyor.

SİYASET HÜDA PAR’LA NORMALLEŞİYOR

Bütün anormal durumlar normalleşmeye adaydır. Solun temsil konumunda olması, bizim coğrafyamız için, bizim toplumumuz için anormal bir durumdur. Bu anormal durumun ebediyen sürmesi mümkün değildir.

Normalleşmenin birkaç yolu vardır:

1. Solun solculuğundan vazgeçerek halkla arasındaki mesafeyi kapatması

2. Halkın temsil tayini yapacak bir çoğunluğunun solculaşması

3. Solun temsil hakkının halkın gerçek temsilcilerinde olduğunu kabul edip temsil iddiasından geri çekilmesi

4. Halkın solu bertaraf ederek kendisini hakkıyla temsil edecek olanlarla buluşup temsil hakkını onlara vermesi.

Bugünkü ortamda sol, solculuk inadından vazgeçmeye niyetli görünmüyor. Temsil hakkı gerçeğini görmeye de yanaşmıyor. İslam dünyasında hiçbir halk temsil tayini yapacak çoğunlukta solculaşmadığına göre geriye dördüncü seçenek kalıyor: Halkın inanç ve özlemlerini yansıtan HÜDA PAR.

Bugün gerçekleşmeye doğru giden bu seçenektir. Biraz geç olabilir, güç olabilir ama netice buraya dönecektir. Normalleşme özlemi, önü alınmaz bir tutkudur. Hiçbir güç, bu özlemin önüne geçemez. bir tutkudur. Hiçbir güç, bu özlemin önüne geçemez.