İşte İsa Tatlıcan`ın ele aldığı makale....

 Hocaefendi’nin yerine kim geçecek?

Bir iki ay öncesine kadar “Erdoğan Çankaya’ya çıkarsa kim Başbakan olacak” tartışması yapılıyordu.

Gülen cemaati siyasete yön vermeye çalıştıkça, bir siyasi parti lideri gibi “Hocaefendi’nin yerine kim geçecek” haberlerini de daha sık okumaya başladık.

Madem bu kadar konuşuluyor ben de birkaç küçük katkıda bulunmaya çalışayım.

Aslında istişarenin değil karizmatik liderlerin tek söz sahibi olduğu cemaat yapılarında ikinci adam pek yoktur.

Gülen cemaatinde de durum pek farklı değil.

Medyada genelde  cemaatin sözcüsü, temsilcisi olarak Zaman yazarı Hüseyin Gülerce, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı Mustafa Yeşil ve yazar Cemal Uşşak’ın isimlerinin çok sık tekrarlandığını görürüz.

Bu aslında yanıltıcı bir bilgidir.

Bu üç isimden hiçbiri, cemaat içi süreçlerde, Hocaefendi’den sonra gelen tayin ve istişare heyetinde yeralmıyor.

Peki bu heyette kimler var?

Cemaate yakın olan dostlarımız bu heyetin içinde yeralan Mustafa Özcan, Şerif Ali Tekalan, Mehmet Ali Şengül, İsmail Büyükçelebi, Erdoğan Tüzün, Abdullah Aymaz, Naci Tosun gibi isimlerin çok etkili olduğunu söylüyor.

Hocaefendi’den sonra cemaatin başına kim geçecek” sorusuna dönecek olursak…

Fethullah Hoca ABD’ye gittiği günlerde yerine vekil olarak, cemaatin “Samsunlu Hoca” olarak bildiği Mehmet Ali Şengül’ü bırakmıştı.

Bu bilgiden hareketle Hocaefendi’nin yerine bu ismin geçeceği söylenebilir. Ama mevcut durum öyle değil.

Hocaefendi’nin İzmir yıllarında “Ben bu cemaati iki deli ve bir veli ile kurdum” dediği söylenir.

İki “deli”den biri Halit Esendir’dir. Bir dönem Zaman gazetesinde yöneticilik yapan Esendir, gazeteden uzaklaştırıldıktan sonra Afganistan’a gönderilmişti.

İkinci “deli”ise İlhan İşbilen.  Evlendikten sonra daha geri planda durmayı tercih eden İşbilen, cemaat kontenjanından AK Parti’den İzmir milletvekili olmuştu.  İlginçtir, hala istifa etmedi…

Gelelim “veli”ye. Hocaefendi’nin kastettiği bu veli Abdullah Aymaz’dır.

Aymaz, İmam Hatip Lisesi yıllarında, İzmir Kestane Pazarı Camii’nde tanışıyor Fethullah Gülen ile… Uzun yıllar Zaman gazetesinde yönetici olarak görev yaptı. “Saffet Senih” müstear ismiyle Sızıntı’nın en eski yazarlarından. Mehtap TV’de ve Cihan Radyo’da Risale-i Nur sohbetlerine devam ediyor. Cemaat içinde en fazla kitabı olan isim. “Risale-i Nur’ları şerh etmek” gibi Hocaefendi’nin bile yazmaya cesaret edemediği konularda kitapları var. 

En büyük avantajı ise cemaati, cemaat kurumlarını ve cemaat okullarını yakından tanıyor. Dünyanın dört bir köşesinde kurulmuş 1400 okulu ziyaret ettiği gibi o bölgedeki bürokratlarla da tanışma imkanı bulmuş.

Cemaat-AK Parti kavgasının inişler ve çıkışlarla devam ettiği, Cemaat’in her gün taktik değiştirdiği, Cemaat içi tartışmaların hız kazandığı bu günlerde, yarının neler getireceğini kimse bilmiyor.

Ama şu an için “Hocaefendi’nin yerine kim geçecek” sorusuna verilecek tek cevap, bence “Abdullah Aymaz”dır…

Korku Duvarı Aşıldı

Cemaat-AK Parti kavgası hakkında ilk yazımı 17 Ocak 2012 tarihinde yazmışım. Yazımın başlığı “Cemaat bu algıdan rahatsız değilmi?” idi.  Yaklaşık iki yıl önce.

O tarihten bu yana Cemaat hakkında kaç yazı yazdığımı hatırlamıyorum.  Üslubumu hiç bozmadım. Yazılarım nedeniyle Gülen cemaatine mensup hiçbir arkadaşım ile aram bozulmadı.

İki yıl önce cemaatin siyasete, yargıya, emniyete müdahale etmesini yanlış buluyordum. Bugün de aynı endişeleri taşıyorum.

Yanlış anlaşılmasın, her olayın üzerine giden çok cesur bir köşe yazarı olduğumu falan iddia etmeyeceğim.

Ama o dönemde Gülen Cemaati hakkında yazı yazmak gerçekten zordu. Bütün köşe yazarları tartışıla tartışıla paspas haline gelmiş CHP zihniyetinden, BDP’nin samimiyetsizliğinden bahsediyordu.

“AK Parti medyası” büyüyerek gelen yargı, emniyet ve bürokrasideki çeteyi  görmezden geliyordu. Özel ortamlarda, seks kasetlerinden yargıdaki kadrolaşmaya, emniyetin imamından AK Parti’yi bitirmeyi hedefleyen yolsuzluk dosyalarına kadar her mesele konuşulurken, bu iddiaların hiçbiri köşelere taşınmazdı.

Her medya kuruluşu ve köşe yazarının “Cemaat korkusu” farklıydı.

Yürüyen davasına bakan cemaatçi  hakimlerin aleyhinde karar vermesinden çekinen medya patronları da vardı, kasetinin çıkmasından korkan köşe yazarları da…

Abant’ta çağrılmamaktan çekinen medya yöneticileri de vardı, hedefe oturtulurum endişesi taşıyan televizyon yorumcuları da…

Tüm bunların yanında, hizmet hareketinin yaptığı yararlı faaliyetlere, bu harekete yıllarını veren insanların emeğine, Hocaefendi’nin 40 yıllık gayretlerine duyduğu saygıdan ötürü, cemaatin zaaflarını ve yanlışlarını görmezden gelen medya çalışanları da vardı.

Şimdi durum değişti.

Cemaat, dersaneler meselesini “AK Parti biz farkında olmadan 11 yıldır müslümanlara zulmediyor”tartışmasına çekmeye çalışarak ilk büyük hatasını yaptı.

Önce 98 daha sonra 37 Sivil Toplum Kuruluşu, bir bildiri yayınlayarak bu tartışmada AK Parti’nin safında yer aldıklarını açıkladı.

İkinci büyük hata polis-yargı darbesi oldu.

Bu telafisi olmayan bir hataydı ve ucu herkese dokunabilirdi.

Sadece siyasetçiler, medya dünyası, bürokrasi değil sokaktaki vatandaş da bu konuda bir tercih yapmak zorunda hissetti kendisini.

Gri tonlardaki insanların ortadan kalktığı bu yeni dönemde artık herkes kendi safını belirledi.

Yıllardır bu tartışmada sessizliğini koruyanlar, bugün polis yargı çetelerine, operasyonculara, fitnecilere, kasetçilere karşı siyasetin yanında yeralıyor.

Köşe yazıların dili sertleşti, bürokrasideki imamlar manşetlerde deşifre edildi, “cemaat bundan ne kadar zarar görür” endişesi taşımayan haberler yapılmaya ve itiraf mektupları yayınlanmaya başlandı.

Son iki aylık dönemde yaşananların AK Parti oylarına ne kadar yansıdığını bilmiyoruz. Hasar tespit raporu almak ve sağlıklı anket sonuçları elde etmek için 15 gün daha beklemek zorundayız.

Ama şunu çok iyi biliyoruz.

Gülen Cemaati için en kötü senaryo gerçekleşti. İnsanlar üzerindeki saygı ve korku duvarı aşıldı.

Bence önümüzdeki dönemde mücadelenin gidişatını belirleyecek kırılma noktası da işte tam burası.

Artık kimse kasetlerden, dosya tehditlerinden, lobi gücünden, yargı ve emniyet çetesinden korkmuyor.

Saygınlığa gelince. Firavun, alüfte ve beddua videolarından sonra kimse artık saygınlık da çok büyük yara aldı.

Uzun zamandır inandırıcılık sorunu yaşayan Gülen cemaatinin artık kendisini savunması, iktidar kanadından gelecek hamlelere karşı kendini koruması  iki kat zorlaştı.

Her kritik dönemeçte hizmet hareketinin yanında yeralan islami gruplar, hatta aynı gelenekten gelen Nurcu gruplar bile artık cemaatin karşısında.

Evet korku duvarı aşıldı. Bundan sonrası Gülen cemaati için gerçekten çok zor…

Bu operasyon AK Parti’nin ömrünü uzatır mı?

Üst üste 5 kez seçim kazanan Lüksemburg Başbakanı’nı saymazsak, Avrupa ülkelerinden 12 yıl Başbakanlık koltuğunda oturan lider sayısı çok azdır. 

Dolayısıyla AK Parti’nin de Başbakan Erdoğan’ın da iktidar da bir ömrü var.

Kimse AK Parti iktidarının sonsuza kadar süreceğini düşünmüyor. Bu siyasetin doğasına da aykırı…

Ama bir gerçek var.

Siz ister kader planından bakın, isterseniz şansa bağlayın Başbakan Erdoğan’ın siyasette bir tılsımı var.

1991 yılında YSK’nin milletvekilliğine iptal ettiği günden bu yana tüm siyasi gelişmeler, olumsuzluklar, tuzaklar, hapis cezaları, darbe girişimleri, yargı cinayetleri, sokak ayaklanmaları sürekli olarak Başbakan Erdoğan’ın siyasi ömrünü uzattı.

Demokratikleşme adımlarının yavaşladığı, hayata müdahale iddialarının yoğunlaştığı bir dönemde gelen Gezi ayaklanması, AK Parti’nin özel yaşama saygı ve demokratikleşme konusunda daha titiz davranmasına vesile olmuştu.

AK Parti’de siyasi yorgunluğun başladığı, yozlaşma iddialarının dillendirildiği bir dönemde patlak veren polis-yargı darbesinin de bir hayra vesile olacağını tahmin ediyorum.

Bazı hasarlar alınsa da Başbakan Erdoğan’ın bu darbe girişiminden mutlaka bazı dersler çıkardığını ve çıkarmaya devam edeceğini düşünüyorum.

Önümüzdeki dönemde AK Parti’de yolsuzluk iddialarının üzerine gideceğini, Mart seçimlerinden sonra yerel yönetimlerin  bu konuda kendisine çeki düzen vereceğini düşünüyorum.

Yozlaşmanın ne kadar üzerine gidilirse AK Parti’nin ömrü o kadar uzun olur.

Umarım bizi yanıltmazlar…

İsa Tatlıcan / Milat