Amerikan gücünün sınırları

Abone Ol

Büyük güçler çoğu zaman rakiplerinin gücüyle değil, kendi stratejik hatalarıyla sınanır. İran ile yaşanan savaş, yalnızca bir askeri çatışma değil; aynı zamanda Amerikan gücünün sınırlarını ve Ortadoğu’nun kırılgan dengelerini ortaya çıkaran bir tarihi imtihandır.

Uluslararası siyasette bazı savaşlar yalnızca iki ülke arasında yaşanan askeri çatışmalar değildir; aynı zamanda küresel güç dengelerinin gerçek sınırlarını ortaya çıkaran tarihi kırılma anlarıdır. ABD ile israilin, İran’a karşı yürüttüğü savaş da giderek böyle bir kırılma noktasına dönüşmektedir. Başlangıçta “sınırlı bir operasyon” olarak sunulan bu müdahale, bugün hem askeri hem ekonomik hem de jeopolitik sonuçları itibarıyla çok daha geniş bir bölgesel krizin habercisi haline gelmiştir.

Savaşın ilk günlerinde Washington ve Tel Aviv’de ve dünyada hakim olan kanaat, İran’ın kısa süre içinde geri adım atacağı yönündeydi. İran’ın nükleer altyapısına, komuta merkezlerine ve petrol tesislerine yönelik yoğun saldırılarla Tahran’ın ya rejim krizi yaşayacağı ya da teslimiyet müzakerelerine zorlanacağı düşünülüyordu. Ancak kısa süre içinde bu hesapların önemli ölçüde yanlış olduğu ortaya çıktı.

İran, beklenildiği gibi çöken bir devlet olmadı. Devlet mekanizması çalışmaya devam etti ve İran ordusu karşılık verme kapasitesini korudu. Balistik füzeler ve kamikaze insansız hava araçlarıyla gerçekleştirilen saldırılar, yalnızca askeri hedefleri değil, aynı zamanda ABD’nin bölgedeki radar sistemlerini ve üs altyapısını da hedef aldı. Bu saldırılar Washington’un bölgedeki operasyonel farkındalığını ve güvenliğini ciddi biçimde zorlayan bir tablo ortaya çıkardı.

Savaşın bir diğer boyutu ise modern askeri sistemlerin kırılganlığını gözler önüne sermesidir. ABD ve israilin Patriot, THAAD ve Arrow gibi gelişmiş hava savunma sistemleri yoğun füze saldırıları karşısında ciddi bir baskı altında kalmaktadır. Bu sistemlerin kullandığı önleme füzeleri son derece pahalıdır ve stokları uzun süreli bir yüksek yoğunluklu savaşı sürdürebilecek ölçekte değildir. Nitekim ABD’nin Güney Kore’de konuşlu bazı Patriot ve THAAD sistemlerini Ortadoğu’ya kaydırmak zorunda kalması, askeri planlamada ciddi bir mühimmat ve savunma kapasitesi sorununun bulunduğunu göstermektedir.

Ancak bu savaşın en sarsıcı etkisi askeri cephede değil, küresel enerji piyasalarında ortaya çıkabilir. İran petrol ihracatının ana kapısı olan Harg Adası’na yönelik saldırılar ve İran enerji altyapısına yönelik tehditler, çatışmanın ekonomik boyutunu derinleştirmektedir. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatma ihtimali ise dünya ekonomisi için son derece kritik bir risk anlamına gelmektedir. Dünya petrol ticaretinin yaklaşık yüzde yirmisi bu boğazdan geçmektedir. Böyle bir senaryoda petrol fiyatlarının kısa sürede varil başına 150–200 dolar seviyesine ulaşması ve küresel ekonominin ciddi bir resesyona sürüklenmesi ihtimali oldukça yüksektir.

Bu noktada bölgedeki diğer aktörlerin konumu da giderek daha kritik hale gelmektedir. Körfez ülkeleri, özellikle Arabistan, BAE ve Katar, İran ile doğrudan bir çatışmanın içine sürüklenmek istememektedir. Bu ülkelerin enerji altyapısı ve limanları İran’ın misilleme kapasitesi açısından son derece hassas hedeflerdir. Bu nedenle Körfez başkentlerinde giderek daha güçlü bir “gerilimi sınırlama” arayışının ortaya çıktığı görülmektedir.

Türkiye ise bu denklemde ayrı bir jeopolitik ağırlığa sahiptir. Ankara, bir yandan NATO üyesi olarak Batı ittifakıyla ilişkilerini sürdürürken, diğer yandan İran ile doğrudan sınırı olan ve bölgesel dengeleri yakından takip eden bir aktördür. Türkiye’nin temel önceliği, savaşın bölgesel bir yangına dönüşmesini engellemek ve özellikle enerji yollarının güvenliğini korumaktır. Çünkü İran ile geniş çaplı bir savaş yalnızca Ortadoğu’yu değil, Türkiye’nin ekonomik ve güvenlik dengelerini de doğrudan etkileyebilecek sonuçlar doğurabilir.

Önümüzdeki dönemde birkaç olası senaryo öne çıkmaktadır. Birincisi, savaşın belirli bir noktada diplomatik arabulucular üzerinden dondurulmasıdır. Umman, Katar veya Türkiye gibi ülkeler bu süreçte arabulucu rolü üstlenebilir. İkinci senaryo ise savaşın daha geniş bir bölgesel cepheye yayılmasıdır. Böyle bir durumda Körfez ülkelerinin enerji tesisleri, deniz yolları ve askeri üsleri çatışmanın doğrudan hedefleri haline gelebilir.

Üçüncü ve belki de en önemli sonuç ise küresel güç dengelerinde yaşanabilecek değişimdir. İran savaşı, ABD’nin askeri ve ekonomik kapasitesinin sınırlarını yeniden tartışmaya açarken, Rusya ve Çin gibi aktörlerin bölgedeki nüfuzunu artırabilecek yeni fırsatlar doğurabilir. Bu süreç, uzun süredir konuşulan çok kutuplu dünya düzeninin daha hızlı biçimde şekillenmesine de zemin hazırlayabilir.

Sonuç olarak İran ile yaşanan bu savaş yalnızca bir askeri çatışma değildir. Bu savaş aynı zamanda Ortadoğu’nun geleceğini, enerji güvenliğini ve küresel güç dengesini yeniden tanımlayabilecek bir dönüm noktasıdır.

Bugün artık sorulması gereken soru yalnızca “kim kazanacak?” değildir. Asıl soru şudur: Bu savaş Ortadoğu’nun siyasi haritasını ve küresel güç dengelerini önümüzdeki on yıl içinde nasıl değiştirecektir? Gazze’ye, İran’a selam, direnişe devam!