Aile Yılı mı, Aileyle Çelişen Uygulamalar mı?

Abone Ol

Türkiye’de gelecek on yıl “Aile Yılı” ilan edildi. Aileyi koruma, güçlendirme ve geleceğe taşıma vurgusu yapılıyor. Kâğıt üzerinde son derece kıymetli, hatta hayati bir adım. Çünkü nüfus yaşlanıyor, doğurganlık düşüyor ve toplumun en son dayanak noktası olan aile yapısı ciddi baskılar altında. Ancak tam da bu noktada aklımıza ister istemez şu soru geliyor, söylem ile uygulama neden bu kadar farklı?

Aileyi merkeze aldığını söyleyen bir devlet politikası, aile kavramı etrafında ciddi hassasiyetleri olan bir toplumda hayata geçiriliyorsa, burada seçilen dil, yüzler ve semboller de en az politika kadar önemlidir. Çünkü kamuya açık projelerde yer alan kişiler, ister istemez “rol model” olarak sunulur. Özellikle Milli Eğitim gibi doğrudan çocuklara, gençlere ve ailelere hitap eden kurumlarda bu hassasiyet katlanarak artar.

Peki, o zaman bu çelişki nasıl açıklanacak? Bir yandan aile yılı ilan edilirken, diğer yandan geçmişte aile yapısı, geleneksel değerler ve toplumun geniş kesimlerinin hassasiyetleriyle açık biçimde çatışan söylem ve tutumlarıyla bilinen isimlerin, aile temalı projelerde ön plana çıkarılması nasıl izah edilebilir?

Bu sadece bir isim meselesi değildir. Bu, devletin neyi savunduğu ve topluma neyi örnek gösterdiği meselesidir. Aile gibi kutsal ve toplumun temeli olan bir kavram söz konusuysa, burada “herkes olur” anlayışıyla hareket edilemez. Toplum önüne çıkarılan kişilerin hayatları, söylemleri ve duruşlarıyla da bu değeri temsil edebilmesi gerekir.

Aile politikalarında en büyük sorunlardan biri tam da burada ortaya çıkıyor, bir tutarsızlık. Bir tarafta aileyi koruma iddiası, diğer tarafta aile kavramını tartışmalı hale getiren yaklaşımlara alan açan uygulamalar. Bu durum, toplumda “samimiyet” sorgulamasına yol açıyor. İnsanlar da haklı olarak şunu soruyor: Gerçekten aile mi korunmak isteniyor, yoksa bu sadece bir slogan mı?

Toplumun büyük çoğunluğu için annelik, babalık, evlatlık gibi kavramlar sıradan roller değil; ahlaki, kültürel ve vicdani bir derinliğe sahip değerlerdir. Bu yüzden bu kavramları temsil edecek kişilerin de toplumun ortak vicdanında karşılığı olması beklenir. Aksi halde verilen mesaj, aileyi güçlendirmek yerine aile kavramını daha da tartışmalı hale getirir.

Mesele, kimsenin özel hayatını didiklemek ya da linç etmek değil. Mesele, kamuya ait projelerde kimlerin, hangi gerekçelerle, hangi değerleri temsilen öne çıkarıldığıdır. Devlet politikaları kişisel tercihlerden bağımsız olarak, toplumun genel hassasiyetlerini gözetmek zorundadır. Aksi takdirde “aile yılı” gibi güçlü bir söylem, içi boş bir slogana dönüşür.

Daha da düşündürücü olan ise, aile konusunda yapıcı her adımın önüne sürekli görünmez engeller çıkmasıdır. Sanki aileyi merkeze alan her politika, uygulama aşamasında başka bir yöne savrulmaktadır. Bu da ister istemez “Aile gerçekten korunmak isteniyor mu?” sorusunu gündeme getiriyor.

Eğer aile, bu toplumun son kalesiyse –ki öyledir– bu kale söylemlerle değil, tutarlı ve samimi uygulamalarla korunur. Aile yılı ilan etmek yetmez; aileyi temsil edecek isimleri seçerken de aynı hassasiyeti göstermek gerekir. Aksi halde yapılan şey, aileyi güçlendirmek değil, bizzat kendi eliyle değersizleştirmek olur.

Toplum çelişki değil, tutarlılık bekliyor. Söylenenle yapılanın örtüştüğü, aile kavramının gerçekten ciddiye alındığı bir politika istiyor. Ve bu beklenti, görmezden gelinmemelidir.