“Ahlâklı gençlik” dedik. “Dindar nesil” dedik. Peki, şimdi karşımızda duran bu manzara neyin eseri? Nerede yanlış yaptık? Hangi kavramı içini boşaltarak kullandık da elimizde böylesine kırılgan, öfkeli ve savrulmuş bir gençlik kaldı?
Bugün karşı karşıya kaldığımız gerçek; sınır tanımayan, sorumluluk almayan, otorite kabul etmeyen bir gençlik büyüyor. Elbette tüm gençleri aynı kefeye koymak haksızlık olur. Ancak inkâr edemeyeceğimiz bir ahlâkî erozyon yaşanıyor. Ve bu erozyon gökten zembille inmedi; evlerimizin içinde, iyi niyetle yaptığımız hatalarla başladı.
Çocuklarımızı sevdik. Ama sevgiyi sınır koymadan vermeyi marifet sandık. “Benim çocuğum yapmaz” diyerek hatalarını görmezden geldik. Hata yaptıklarında hesap sormadık; onları korumayı ebeveynlik görevi sandık. Oysa her örtbas edilen yanlış, çocuğun vicdan terazisinde bir ağırlığı eksiltti. Yanlışın sonucunu yaşamayan çocuk, doğrunun kıymetini nasıl bilecek ki?
Özgürlük dedik; başıboşluk verdik. Özgüven kazansın dedik; onun yerine her işini biz yaptık, sorunlarını biz çözdük, arkadaşları ile biz konuştuk. Çocuklarımızın düşmesine izin vermedik ama yürümeyi de öğretmedik. Sonra da “Neden sorumluluk almıyor?” diye hayıflanıyoruz.
Okul başarısını hayatın merkezine koyduk. Notlar yükseldikçe gururlandık, düştükçe dünyamız yıkıldı. Ama kimse “İyi insan olur mu” sorusunu sormadı. Akademik başarıyı karakterin önüne koyduğumuzda, vicdanı geri plana itmiş olmadık mı? Diploması olan ama merhameti eksik bireyler yetiştirebileceğimizi görmezden gelmedik mi?
Bugün 16 yaşındaki iki gencin, sırf selam vermedi diye 70 yaşında bir adamı bıçakladığı haberini okuyoruz. Bir öğretmenin öğrencisinin eliyle hayattan koparıldığını duyuyoruz. Bu olaylar münferit diyerek rahatlamayalım. Bu öfkeyi kim öğretti? Bu tahammülsüzlüğü kim besledi? Bu soruları sormazsak daha ağır bedeller ödeyebiliriz.
Çocuklarımız merhameti evde öğrenir. Saygıyı anne babasının birbirine hitabında görür. Sabrı, beklemeyi, sınırları aile içinde tecrübe eder. Eğer evde herkes birbirine bağırıyorsa, sorunlar konuşulmadan geçiştiriliyorsa, hatalar ya yok sayılıyor ya da aşırı tepkiyle karşılanıyorsa; çocuk hangi dengeyi içselleştirecek?
Bir başka tehlike de çocuklarımızı aşırı yüceltmemiz. Onları hayatın merkezine koyarken, dünyanın da onların etrafında döndüğünü zannetmelerine sebep olduk. “Sen özelsin” dedik ama “Herkes kadar sorumlusun” demedik. “Hakların var” dedik ama “Ödevlerin de var” demedik. Hak bilinci, sorumlulukla dengelenmediğinde bencilliğe dönüşür.
Bugün kontrol edemiyoruz diye şikâyet ettiğimiz gençlerin bir kısmı, aslında yıllarca kontrolsüz sevginin, sınırsız özgürlüğün ve hesapsız korumacılığın ürünü. Sevgi elbette şart. Ama sevgi, sınırla birlikte anlamlıdır. Kural koymak sevgisizlik değil; tam tersine çocuğun geleceğine duyulan saygıdır.
Peki, ne yapmalıyız?
Önce konuşmalıyız. Ama gerçekten konuşmalıyız. Aynı evin içinde yabancılaşmış bireyler olmaktan vazgeçmeliyiz. Çocuklarımızı sadece sorgulayan değil, dinleyen, duygularını ifade etmelerine alan açan ebeveynler olmalıyız. Empatiyi öğreteceksek önce empati kurmalıyız.
Aile içinde yeniden bir bağ inşa etmeliyiz. Birlikte geçirilen zamanı artırmalı, ortak değerler oluşturmalı, sorumlulukları paylaşmalıyız. Çocuğa bir hata yaptıysa yaptığı hatanın sonucuyla yüzleşmesine izin vermeliyiz. Çünkü hayat, anne babanın sürekli önünden engelleri kaldırdığı steril bir yol değildir.
En önemlisi de şu; ahlâk sadece öğütle değil, örnekle geçer. Eğer biz sabırsız, tahammülsüz ve öfkeliysek; onlardan sükûnet beklemek çelişkidir.
Büyük bir ahlâkî çöküntüden söz ediyorsak, çözüm de büyük bir aile seferberliğinden geçer. Anne babalar, çocuklar ve gençler olarak yeniden birbirimizi duymalı, anlamalı ve hissetmeliyiz. Aile bağlarını yeniden kuvvetle inşa etmeliyiz. Çünkü sağlam aile, sağlıklı toplum demektir.
Sadece başarılı değil; vicdanlı, merhametli ve sorumluluk sahibi bireyler yetiştirmeliyiz. Aksi halde “Nerede yanlış yaptık?” sorusunu sormaya devam ederiz.