ABD’nin Suriye sahasında SDG’ye yönelik “artık muhatap değil” söylemi, yüzeyde bir politika değişikliği gibi sunulsa da, sahadaki askeri gerçeklikler ve bölgesel güç dengeleri bu adımın kalıcı bir stratejik dönüşüm değil, geçici ve operasyonel bir yeniden konumlandırma olduğunu gösteriyor. Bu yeniden konumlandırmanın merkezinde ise Beyaz Saray değil, CENTCOM yer alıyor.
Ancak bu tabloyu yalnızca SDG–Şam–İran ekseninde okumak eksik kalır. Gazze savaşıyla birlikte hızlanan israilin genişleyen işgal stratejisi, buna karşı Arap dünyasında yeniden filizlenen milliyetçi ve anti-Siyonist dalga, Suudi Arabistan ve Katar’ın pozisyon değişiklikleri ve Mısır’ın askeri caydırıcılık hamleleri, Suriye dosyasını çok daha büyük bir denklem içine yerleştiriyor.
Suriye sahasında ABD adına belirleyici aktör ne Trump ne de Kongre’dir. Operasyonel kararlar CENTCOM tarafından alınır. CENTCOM’un şuanki temel önceliği ise net; İran’ın kara koridoru, milis ağları ve israile yakın cephelerdeki askeri kapasitesi.
Bu öncelik, SDG’nin konumunu da belirledi. SDG, DAİŞ’le mücadele döneminde stratejik ortak, İran denkleminde ise yük haline gelmiştir. Çünkü İran’a karşı geniş ölçekli bir baskı veya çatışma senaryosunda ABD’nin aynı andaSDG’yi koruması, Şam’la çatışması, İran hedeflerini vurması asker, olarak sürdürülebilir değildir.
Bu nedenle SDG henüz tasfiye edilmedi, fakat aktif görevden alındı. Aynı isimle yeniden dönmeyecek olsa bile Kürtler üzerinden siyasetin bitmediği açık. Bölgede daha Irak Kürdistanı yönetimi çizgisinde bir yapılanma ilerisi için oldukça olası görünüyor.
Petrol sahaları ve Şam’a açılan alan
ABD’nin petrol sahalarının fiilen Suriye yönetimine geçmesine ses çıkarmaması, “Suriye’yi güçlendirme” iradesi değil; Şam’ı İran karşıtı tabloda nötrleştirme çabası olarak değerlendiriliyor.
ABD elçisi Tom Barrack’ın iş birliği mesajlarından “Sana egemenlik alanlarını geri kazandırıyorum, sen de İran’la hesaplaşmada karşımda durma.” Pekala çıkarılabilir.
Bu da kalıcı bir ittifak değil; operasyon süresince geçerli bir askeri-siyasi rüşvet olarak görülüyor.
Güçlü Suriye paradoksu: Neden ABD ve israil istemez?
Burada temel çelişki ortaya çıkıyor. Güçlü bir Suriye gerçekten ABD’nin ve israilin işine gelir mi? Veriler hayır diyor. israil, Süveyda’daki Dürziler üzerinden Şam’a açık askeri tehdit yöneltebiliyor.
Alevi bölgelerinde merkezi devlet hala kırılgan yapıda ve SDG daraltılmakta ama tamamen tasfiye edilmiyor. Bu fay hatları bilinçli olarak kapatılmıyor. Suriye yönetimi yeterince desteklense israilin fiil, veto alanları oluşmazdı ve Kürtler aradan verilen birkaç mesajla “rezerv güç” olarak tutulmazdı. Hedef güçlü Suriye değil, kontrol edilebilir Suriye.
İşin bir de Gazze boyutu var. Gazze’deki soykırım ve israilin genişleyen işgal stratejisi, Arap dünyasında uzun süredir bastırılmış olan milliyetçi refleksi yeniden harekete geçirdi. Sokaklarda değil devlet politikalarında. Değişiklik özellikle savunma yatırımları, büyük güç tercihinde kendini gösteriyor.
Bu bağlamda Suriye’nin Arap sistemine dönüşü, yalnızca diplomatik değil; ideolojik ve jeopolitik bir anlam taşıyor. Ve tam da bu yüzden ABD ve İsrail endişeli.
Suudi Arabistan ABD’ye petrol politikaları ve Filistin üzerinden rest çekti. Çin’le stratejik ilişkileri derinleştirdi. Suriye’de özellikle aşiretler üzerinden nüfuz kuruyor.
Aşiret temelli Arap bağları etnik ve mezhepsel parçalanmayı zayıflatır.
Katar ise Gazze savaşıyla birlikte kendini potansiyel israil hedefi olarak görmeye başladı. Bu da Katar’ı daha bağımsız ve daha temkinli bir çizgiye itiyor.
Mısır’ın büyük ölçekli savunma yatırımları, Çin ile askerî iş birliği, bu yıl ilk kez israilde gerçek bir güvenlik endişesi yarattı.
Bunlar, Arap dünyasında askeri caydırıcılığın geri dönebileceğinin işareti.
Bu tablo içinde SDG meselesi, zamanlama sorunudur. İran dosyası kapandığında Şam’a açılan alan daraltılabilir, Suriye yeniden parçalı yapıya itilebilir, SDG benzeri aktörler tekrar sahaya sürülebilir.
Çünkü işin bir de güven erozyonu sorunu var. Irak Kürdistan Bölgesi’nde bulunan ABD üsleri ve uzun süredir devam eden iş birliği düşünüldüğünde, SDG’ye yapılan muamelenin şu soruları tetiklemesi kaçınılmaz; “Yarın bizi de İran yanlısı güçlerle baş başa bırakır mı? Ya da “ABD’nin verdiği güvenlik garantileri ne kadar kalıcı?” Bunu İran Kürtleri de ayaklanmalarını isteyen ABD’ye pekala soracaktır.
Bu yalnızca Kürt aktörlerle de sınırlı değil. ABD’nin küresel ölçekte yürüttüğü tüm vekil ve ortaklık modelleri, bu örnek üzerinden yeniden sorgulanır.
Suriye sahasında yıllardır süren çatışmalar, yaptırımlar ve dış baskılar karşısında yıpranan Suriye halkının, güvenlik ve istikrar arayışıyla yönetime daha güçlü biçimde yönelmesi, dengeleri değiştirebilecek bir toplumsal sonuç doğurabilir. Özellikle yönetimin kapsayıcı, adalet vurgusu yapan ve keyfi uygulamalardan kaçınan bir tutum sergilemesi, halk–devlet bağını yeniden güçlendirme potansiyeli taşıyor. Böyle bir iç meşruiyet zemini oluştuğu takdirde, ABD’nin Suriye üzerindeki vekil yapılar ve baskı mekanizmaları üzerinden kurduğu etki alanı zayıflayabilir; çünkü dış müdahalelerin manevra alanı, toplumsal rıza ile tahkim edilmiş bir merkezi otorite karşısında doğal olarak daralır.